Cumhuriyetimizin 102. yılını kutlamaya doğru giderken ne mutlu bize ki 53. yaşını kutlayan İKSV İstanbul Müzik Festivali, her şeye rağmen bizleri kucaklamaya devam ediyor.
Geçen yıl, Türkiye-Yunanistan mübadelesinin 100. yılında “Kökler” temasıyla seslenen festival, bu yıl “Sınırların Ötesinde” temasıyla hem coğrafi sınırların ötesindeki zenginliği hem de farklı disiplinlerin klasik müzikle olan harmonisini yenilikçi yaklaşımlarla bizlerle buluşturdu. 17. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan kimi müzikal gelenek ve eserleri farklı disiplinlerle günümüze uyarlayarak sunması, bu festivallerin uzun yıllar nasıl ayakta durabileceğine dair de bizleri düşündürürken, güzel şehrimizi yine uluslararası bir kültür-sanat merkezine dönüştürdü.
Festivale şöyle bir dönüp baktığımızda; bu yıl da festival, sahnelerini İstanbul’un bilinmedik yerlerine taşımayı başardı. Aslında İstanbul’un en büyük ve en güzel sahnemiz olduğuna yine şahitlik ettik diyebiliriz. Festival ekibinin, şehrin saklı mekanlarını her yıl araştırıp, sahne alanına çevirmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu yılın ilkleri Kınalıada ve üç kiliseyle Büyükdere’deki yeni “Müzik Rotası” oldu. “Hafta Sonu Klasikleri” ile parklarda ücretsiz konserler, bu sene yoga severlerle de buluştu. 45’in üzerinde sanatçı ve topluluk, 14 farklı mekânda toplam 22 konser verecekti ki bu 21 oldu maalesef.

İlk durağımız olan Atatürk Kültür Merkezi (AKM), sahnelerinde yine dünya starlarını ağırladı. Açılış gecesi, 2023 yılında Fransız eleştirmenlerden “Yılın Müzik İnsanı” ödülünü alan Özbek Şef Aziz Shokhakimov yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası ile Bulgaristan Ulusal Filarmoni Korosu’nun gerçekleştirdiği görkemli bir dünya prömiyeri ile başladı. Derinlikli bir müzik diline sahip olan Hasan Uçarsu’nun, Dağlarca’nın “Yeşeren Toprak” şiiri üstüne bestelediği “Toprak Sever İnsanları Birer Birer” eserini ilk kez dinledik. Ardından, Grammy ödüllü daimi şefi Alan Gilbert ile dünyanın en iyi orkestralarından NDR Elbphilharmonie ilk akşam büyük keman virtüözü Frank Peter Zimmermann’ı, ikinci akşam ise kuşağının en büyük Chopin yorumcusu kabul edilen Rafal Blechacz’ı AKM’de müzikseverlerle buluşturdu. Her ikisi de doyamadığımız dinletilerdi.
Dünya çapındaki başarılarıyla gururumuz sevgili Fazıl Say ise Viyana ekolünün, özellikle de Mozart müziğinin önde gelen temsilcilerinden biri kabul edilen Camerata Salzburg ile çaldı. Rotayı Kadıköy Süreyya Operası’na çevirdiğimizde de ilk dikkat çekenler şöyleydi:
İKSV bu yıl 53. İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü Valentin Silvestrov’a taktim etti. “Bir Dünya Prömiyeri” adı altında sanatçının “Hafızanın Anları” isimli eserini dinledik. Bir başka akşam, “Yarının Kadın Yıldızları” isimli özel gecede keman sanatçısı ve besteci Ceren Türkmenoğlu’nun yeni eserinin dünya prömiyerine, görsel sanatlar sanatçısı Hilal Can eşlik etti. İstanbul Müzik Festivali’nin 2018’de Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (TSKB) desteğiyle başlattığı bu proje kapsamında, bugüne kadar tüm yurttan 120 üstün yetenekli genç kadın müzisyen bu fonla desteklendi. Böylece dünyanın en iyi okullarında okuma, en iyi orkestralarında çalma şansını elde ettiler. Bu yıl ise 13 kadın müzisyen bu fondan destek alıyor.
Tabii daha pek çok kıymetli sanatçıyı çok özel sahnelerde izledik. Hepsini buraya sığdıramıyoruz. Şimdi gelin biraz da İstanbul Müzik Festivali Direktörü Sevgili Efruz Çakırkaya’ya sözü verelim, bakalım o neler anlatacak bizlere.

Hayatta her şey yolundayken, paranız destekleriniz varken bu etkinlikleri yapmak daha kolay, ancak günümüzdeki gibi ekonomik krizlerin, ön görülemeyen koşulların her an çıkabileceği zamanlarda hiç de kolay değil. Nitekim bu yıl da önce Helene Grimaud’un son dakika sağlık problemi yaşamasını mucizevi bir çözümle, Fazıl Say’ın 17 gün önce programa dahil olmasıyla sağlarken; 58 kişilik bir ekiple gelen Geneva Camerata grubunun gösterisi ise iki saat önce Kaymakamlık tarafından iptal edildi. Tam bir kriz, öyle değil mi? Bu durumu nasıl yönettiniz? Şimdiye kadar festivallerde yaşadığınız en büyük kriz sizce hangisiydi? Sanırım bir sanatçı da final konserinde rahatsızlandı, değil mi?
Evet; hastalıklar, iptaller, savaş… Beklenmedik sıkıntılar yaşadık bu yıl. İptalin netleşmesinin hemen ardından orkestra ile otelde buluşup, oldukça duygusal bir konuşmayla durumu izah edip, müzisyenleri teselli etmek ve sakinleştirmek işin en zor kısmıydı sanırım.
Kapanış konserimizin solistlerinden biri rahatsızlanınca, 12 saat içerisinde yeni bir mezzo soprano bularak durumu kurtardık. “Tellerin Aşkı” projesinde yer almasını hayal ettiğimiz İranlı bir müzisyen de ülkesinde çıkan savaş sonrası kapanan havayolları nedeniyle İstanbul’a seyahat edemedi ve yine son dakika lokal bir müzisyeni kadroya alarak bu konseri de başarıyla tamamladık. Anlayacağınız, bu yıl son dakika krizleri ile epey sınandık!
Son 17 yıldır İstanbul Müzik Festivali ekibinde çalışıyorum. İlk 10 yıl festivalde direktör yardımcısı olarak görev aldım. Son yedi yıldır da direktör pozisyonunda çalışıyorum. Şöyle bir hafızamızı yokladığımızda, bu yıllar içinde ülkemizde ve İstanbul’da pek çok toplumsal olay, kriz ve ekonomik çalkantı yaşandığını anımsayabiliriz. Bizimki gibi gündemi yoğun ülkelerde krizler ne yazık ki bitmiyor. Bu da hem manen hem maddi olarak sürekli bir kriz yönetimi gerektiriyor.
Festivalin bir önceki direktörü, mentorum sevgili Yeşim Gürer Oymak’ın tedrisatından geçmiş bir yönetici olarak, ilk 10 yılda birlikte yaşadığımız pek çok krizde kendisinden öğrendiğim belki de en önemli yeti; böylesi bir durumda öncelikle soğukkanlı olmak, panikle detaylarda boğulmadan büyük resmi görmek ve sükûnetle kendime “Şimdi buradan nasıl çıkabiliriz?” sorusunu sormak oldu.
Bu yıl yaşadığımız sorunlarda da benzer bir şekilde ilerledik aslında; olanı kabul etmek, çözüm odaklı yaklaşmak ve minimum zararla sorunu çözmeye çalışmak gerekiyor. Bir de elbette bu zamanla öğrenilen de bir şey, çalıştırıldıkça kuvvetlenen bir kas. Yeşim’le veya onsuz yaşadığım pek çok sıkıntılı durum arasında aslında en büyüğü sanırım 2020 yılında yaşadığımız pandemiydi. Daha evvel hiçbirimizin tecrübe etmediği ve en nihayetinde tüm dünyanın yaşadığı sıradışı bir durumdu. O yıl fiziki olarak festivali gerçekleştiremeyeceğimizi anladığımızda tüm programı baştan kurgulayıp, İstanbul’da yaşayan müzisyenlerle, izleyicilerin olmadığı bir formatta ve yüksek kontroller altında, kapalı mekanlarda konser kayıtları gerçekleştirerek dijital bir festival programı sunmuştuk.
Şimdi buna da iyi tarafından bakıyorum ve bir festivali artistik bir perspektifle dijital olarak planlayıp, çekim/kayıt kamera açılarından kurgusuna kadar işin mutfağına muvaffak olmak konusunda bana öğrettiklerini düşünerek kendimi şanslı hissediyorum.

Bu sene geleneğin oldukça dışına çıktınız. Bu çabanız sonraki yıllarda da devam edecek mi? Bu konuda önemli bir birikiminiz var ve bu festivalden yola çıkarak, sizce gelenekselleşen festivaller varlığını nasıl sürdürülebilir? Dünyada bu konuda mesleki bir birlik var mı mesela, benzer şeylerin tartışıldığı?
Aslında geleneksel formatlarla yenilikçi, farklı disiplinlerin bir araya geldiği içeriklerin bir kombinasyonunu sunmaya çalıştık bu sene ve bundan sonra da festivalde her ikisine de yer vermeye çalışacağız. Değişen, dönüşen müzik dinleme ve sunma biçimlerini kabul etmek, kemik izleyiciyi memnun ederken, genç ve belki önyargılı izleyiciyi de çekmek önemli diye düşünüyorum.
Özellikle Avrupa’da daha geleneksel programlar yapan, ancak izleyicisini kaybetmeden varlığını sürdüren çok prestiji festivaller var – Verbier ve Salzburg Festivalleri gibi. Bu gibi festivaller, çok güçlü bir kurumsal yapıya sahiptir. Uzun vadeli vizyonla yönetilir, yalnızca sanatçı davetleri değil; seyirci gelişimi, eğitim projeleri, yeni eser siparişleri ve uluslararası görünürlük gibi pek çok alanda stratejik planlamayla ilerler. Bu festivaller yalnızca bilet gelirlerine dayanmaz. Aksine kamu fonları (özellikle Salzburg gibi Avusturya’nın devletçe desteklediği organizasyonlar), özel sponsorluklar (örneğin LVMH grubu Verbier Festival’i yıllarca destekledi), vakıflar ve bireysel bağışçılar, uluslararası fonlar ve AB destekleri (özellikle kültür programları üzerinden) gibi çok kaynaklı finansal yapı kurarlar.
Bu çeşitlilik, kriz zamanlarında ayakta kalabilmenin anahtarıdır. Bu festivaller yalnızca kendi başına etkinlik üretmez; orkestralarla, ajanslarla, medya kurumlarıyla ve diğer festivallerle güçlü işbirlikleri içindedir. Sanatçılar için “turne merkezlerinden biri” olmak sürdürülebilirliği güçlendirir. İstanbul Müzik Festivali olarak biz de benzer bir yapı üzerinden ilerliyoruz.
Ve evet; klasik müzik festivallerinin sürdürülebilirliği, ortak sorunları ve çözümleri üzerine çalışan uluslararası birlikler ve ağlar mevcut. Örneğin; European Festivals Association (EFA), 1952’den bu yana Avrupa’daki festivalleri temsil ediyor. Salzburg, Verbier, Lucerne gibi büyük festivallerin de üyesi olduğu bu yapı; bilgi paylaşımı, politika üretimi, savunuculuk ve networking sağlıyor. “Festival Academy” gibi programlarıyla genç festival yöneticilerini de destekliyor. Ben de yıllar önce bu akademinin bir atölyesine katılmıştım.
Bir diğeri International Society for the Performing Arts (ISPA), küresel düzeydeki sahne sanatları yöneticilerini bir araya getirir. Amerika’dan Asya’ya birçok festivalin ve kültür kurumunun yer aldığı bir ağdır ve her yıl farklı kıtalarda düzenlenen kongrelerle güncel konuları tartışır (örneğin iklim krizi, seyirci çeşitliliği, finansal sürdürülebilirlik gibi). Ve son olarak Culture Action Europe & IETM ise daha çok kültür politikaları ve kültürlerarası işbirlikleri odağında çalışır. Festival dünyasını doğrudan değil ama dolaylı olarak etkileyen yapıdadırlar; özellikle AB fonları ve kültür politikaları açısından önemlidirler.

Gelecek senenin teması hakkında okuyucuları heyecanlandıracak neler söylersiniz? Bizi neler bekliyor?
Festival temasını basın toplantısı ve programın ilanından önce paylaşmayayım, sürprizi kaçmasın. Ancak felsefik bir tema başlığı olacağını ve izleyiciyi düşünmeye sevk edeceğini, farkındalığını artırmaya yönlendireceğini söyleyebilirim.

Son olarak; festival bitti, biz izleyiciler olarak çok güzel bir festival yaşadık, siz ise sahne arkasında ve önünde başka bir deneyim yaşadınız aslında. Seyirciye içinizi dökmek isteseniz ne söylemek istersiniz? Belki kimsenin sormadığı ama sizin paylaşmak istediğiniz bir şeyler kalmış olabilir mi? ☺
İstanbul Müzik Festivali’nin kâr amacı gütmeyen ve temel hedefi toplumsal fayda sağlamak olan bir yapının, yani İstanbul Kültür Sanat Vakfı çatısı altında organize edildiğini hatırlatarak; bu misyona gönülden bağlı, çok genç bir ekip tarafından gerçekleştirildiğinin altını çizmek istiyorum. Perde arkasında oldukça zor ve yıpratıcı bir çalışma düzeni var. Bu adanmışlığın ve emeğin izleyiciler tarafından da görülmesi, takdir edilmesi en büyük isteğim. Zira asıl kahramanlar onlar. Tüm ekip arkadaşlarıma bu yıl da harika bir iş çıkardıkları için, tüm sponsorlarımıza destekleri için ve tabii tüm izleyicilerimize bizi yalnız bırakmadıkları için gönülden teşekkür ediyorum.
