Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Bir mimarın gözünden: Frieze London 2025

Londra’da sonbahar kendini hissettirmeye başladığında, şehir başka bir ritme bürünüyor.

Londra’da sonbahar kendini hissettirmeye başladığında, şehir başka bir ritme bürünüyor. Regent’s Park’ın sararan yaprakları beyaz sergi çadırların çevresinde savrulurken, etraftaki o tanıdık heyecan yeniden başlıyor: Frieze London Haftası.

Bu güzel şehirde yaşayan bir mimar olarak, Frieze benim için yalnızca çağdaş sanatın vitrini değil; mekân, ışık ve beden arasındaki ilişkiyi yeniden düşünme fırsatı. Her yıl bu sergi çadırların içinde, mimarlığın sessiz diliyle sanatın duygusal enerjisi buluşuyor. Bu yılki edisyon, “Echoes in the Present” temasıyla tam da bu birlikteliği kutluyordu.

Frieze London

SANATIN KENTLE DİYALOĞU

Frieze’nin hikâyesi, 1991’de Londra’da kurulan Frieze Magazine’le başladı. 2003’te ilk kez Regent’s Park’ta bir fuara dönüştüğünde, çağdaş sanat için yeni bir dönem başlamıştı. Bugün Frieze yalnızca bir fuar değil; kentlerin kültürel nabzını ölçen, düşüncelerin dolaşıma girdiği bir küresel sahne. Benim gözümde Frieze, her standı geçici ama etkileyici bir mimari öneri olarak okumak demek. Galeriler, duvarlarla değil; ışıkla, boşlukla ve izleyiciyle kurdukları bağlarla kendilerini anlatıyor.

2025’İN TEMASI: “ECHOES IN THE PRESENT” (ŞİMDİNİN YANKILARI)

Bu yıl Frieze’in küratöryel odağı, geçmişle bugünü aynı zeminde buluşturuyordu. Afrika, Latin Amerika ve diasporadan gelen sanatçılar; kimlik, göç, hafıza ve aidiyet kavramlarını güçlü biçimde işledi. Parkın içinde dolaşırken bu temalar yalnızca sergilenen işlerde değil, ziyaretçilerin duruşlarında, sessizliğinde bile hissediliyordu.

Frieze London

REGENT’S PARK’TA BİR GÜN

Sabah sisinin içinde yürürken, gökyüzünün grisi parkın yeşiline karışıyordu. Her şey pastel bir ışığın altında, sessizce birbirine erimiş gibiydi. İlk olarak Pace Gallery’ye uğradım —William Monk’un tuvalleri neredeyse mekânın kendisini resmediyordu. Biraz ileride Gagosian’ın standı —boşluk, ritim, netlik… Sanki bir bina planına bakar gibiydim. Ancak en çok ilgimi “Focus” bölümündeki genç galeriler çekti.

william monk Frieze London 2025
William Monk, “The Sentinel II”, 2024-2025.

İngiltere doğumlu William Monk, 2025’te Pace Gallery standında yer alan yeni serisiyle dikkat çekti. Bu seri, sanatçının Korsika ve Mallorca gibi Akdeniz sahillerindeki gezilerinden çıkmış bir görsel deneyim içeriyor. Çalışmalarında “sentinel” (bekçi) figürü öne çıkıyor: Yalnız, gözlemci, sessizce var olan. Monk’un soyut manzara serisinde figür neredeyse mekâna dönüşüyor. Renk katmanları, bir bina cephesindeki malzeme geçişleri gibi üst üste biniyor; yüzeydeki ritim, hem meditasyon hem mimari bir sessizlik taşıyor.

Henrique Oliveira, Desnatureza 8, Frieze London
Henrique Oliveira, “Desnatureza 8”, 2025. Frieze Sculpture 2025.

TÜRK SESLERİ: FATOŞ ÜSTEK’İN KÜRATÖRLÜĞÜNDE BİR YANKI

Bu yıl Frieze London ’ın açık hava bölümü Frieze Sculpture 2025, Ankara doğumlu Fatoş Üstek’in küratörlüğünde gerçekleşti. Üstek’in “In the Shadows” başlıklı seçkisi, Regent’s Park’ın doğal peyzajı ile heykel sanatını zarif bir diyalog içinde buluşturdu. Mekânla sanat arasında kurduğu bu incelikli denge, aslında mimarlığın özüne çok yakın bir yerden sesleniyordu —geçici olanın kalıcılığını hissettiren, zamanla dönüşen bir mekân hissi.

Burçak Bingöl - Unit Terrenum Rosa
Burçak Bingöl, “Unit Terrenum Rosa”, 2025, presented by Galeri Nev Istanbul. Photo by Linda Nylind. Courtesy of Frieze.

Üstek’in seçkisine dahil olan Türkiye kökenli sanatçı Burçak Bingöl, bu temaya seramik ve doğa arasında kurduğu bağ üzerinden katkı sundu. Onun işi, hem kırılgan hem dirençli bir dil taşıyor; tıpkı göç, aidiyet ve hafıza gibi katmanlı konulara dokunan tüm Frieze temaları gibi… Resmî galeri listesinde bu yıl Türkiye merkezli bir galeri yer almamış olsa da Türk küratör ve sanatçıların varlığı, fuarın duyusal tonuna sessiz ama derin bir iz bıraktı. Londra’daki bu sahnede Türkiye’nin sesi, sessizlikle ama kararlılıkla duyuluyordu —tıpkı sabah sisinin içinden seçilen bir form gibi; yumuşak ama kalıcı…

LONDRA’DA YAŞAYAN BİR MİMAR OLARAK

Frieze haftası boyunca şehir hızlanıyor; kafeler doluyor, galeriler geç saatlere kadar açık kalıyor, herkes aynı cümleyi kuruyor: “Bu hafta, Frieze haftası.” Benim için ise bu dönem, Londra’nın sanatla en çok nefes aldığı zaman. Her yıl fuar çadırlarının yeniden kurulup sökülmesini izlerken, “geçiciliğin kalıcılığı” üzerine düşünüyorum. Bu yapılar bir hafta sonra ortadan kalkıyor ama şehirde bıraktıkları iz uzun süre silinmiyor.

İSTANBUL’A YANKILANAN DÜŞÜNCELER

Her sergide İstanbul’u bir şekilde düşünüyorum. Buradaki düzen, sessizlik ve profesyonel dinginlik ile İstanbul’un enerjik, sezgisel doğası birbirinden çok farklı; ama belki de bu fark, iki kenti birbirine bağlıyor. Londra’nın sakin anlatımıyla İstanbul’un tutkulu sesi birleştiğinde, sanatın evrensel dili ortaya çıkıyor. Frieze London 2025, bana bir kez daha hatırlattı: Sanat mekânla konuşur, mimarlık o sesi görünür kılar.

Geçici bir çadır bile doğru ışıkta kalıcı bir deneyime dönüşebiliyor. Her yıl yeniden kurulan bu mekânlar, bana mimarlığın özünü hatırlatıyor: Malzeme değil, ruh inşa ediyoruz. Ve belki de Frieze’in bana bıraktığı en sade ama en güçlü düşünce bu oldu: Sanat, bir şehirde sergilenmez; o şehirde yaşar. Ben de hâlâ buradayım; Londra’nın bu sessiz ritminin içinde, yeni yankıların peşindeyim.