Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

“Geçmişimizle sevgiye dayalı bir anlaşma yapmalıyız”

1973 yılında ilk festivalini yapan İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV),

1973 yılında ilk festivalini yapan İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), 52. İstanbul Müzik Festivali’ni geride bıraktı. Bu yıl öyle bir başlık ve tema ile öyle değerli bir program hazırladılar ki, hepsini bir yazıya sığdırmak mümkün değil. Zaten programın zenginliği çokça yazıldı. Biz şu an perdeyi biraz aralayıp, işin mutfağına gireceğiz aslında.

Hatırlatmak gerekirse; İstanbul Müzik Festivali, bu yıl “KÖKLER” temasıyla 25 konser ve 8 söyleşiyi, 17 farklı mekânda 20 bine yakın izleyiciyle buluşturdu. İzleyiciler, dünyanın sayılı orkestraları ve solistlerini dinlemeden önce; “Konsere Doğru” bölümü ile farklı disiplinlerden konuşmacılarla, konser teması ve sanatçıların hayatlarına değinilen sohbetlerde buluşma şansını yakaladılar. Festival deneyimini zenginleştiren bu sohbetlerin devamını diliyoruz.

Gelelim bu yazıyı yazma sebebim olan festival başlığına! Bu başlık nasıl ortaya çıktı, gelin onu İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya’dan dinleyelim. Kendisi; “Türkiye-Yunanistan mübadelesinin 100. yılında kültür ve tarihle şekillenen coğrafyamızdan müzikle örülü hikâyeler aktarmayı amaçladık” diyor. 2018 yılında Londra’da bir konser esnasında tesadüfen tanıştığı Rum besteci Dimitris Skyllas ile olan sohbetlerinde ikisinin de mübadil torunları oldukları ortaya çıkıyor ve o an festivalde seslendirilmek üzere Dimitris’in mübadele temasını işleyeceği yeni bir eser yazmasını hayal ediyorlar. Her ikisi de 1923 Lozan Barış Antlaşması’na bağlı olarak yürütülen Türkiye-Yunanistan nüfus mübadelesi sonrası doğdukları topraklarından ayrılan atalarının öyküleriyle büyümüş, bu hüzünlü yaşam öyküsünün ikinci kuşak çocukları. Böylesi acılı ve travmatik bir konuyu ise nasıl festivale aktardıklarını merak ettim…

İstanbul Müzik Festivali Direktörü Efruz Çakırkaya (Fotoğraf: Salih Üstündağ)

Festival bülteninde şöyle diyorsunuz: “Programda göreceğiniz özel proje ve etkinlikler, geçmişimizle bağ kurmamızı sağlayacak, birbirinden farklı kültürlerin bir araya geldiği bu coğrafyanın müziğini ve tarihini kutlayacak.” Yani bu bir kutlama diyebilir miyiz? “Mübadeleyle çekilen acıları görerek, onurlandırarak ancak acıları daha fazla büyütmeden, dikkatimizi ortak kültürel mirasımızın ve insani değerlerimizin zenginliğine verip, bu bağı kutlayarak analım” diyorsunuz, öyle değil mi? Ve lütfen çok kısaca kendi aile büyüklerinizin mübadele hikâyesinden bahseder misiniz?

Evet, bu bir kutlama; ortak kültürel mirasımızın bir kutlaması. Zaten en başta festival dediğimiz şey bir kutlama, bir şenlik, bir şölen… Neyi konu alıyorsak onu kutlama ve evet, “mübadele” aslında çok acılı bir hikâye. Ancak hayatta insan acılarla da öğreniyor ya, sadece güzelliklerle öğrenmiyoruz maalesef. O yüzden oradan cebimize ne alıyoruz ve yolumuza nasıl devam ediyoruz, aslında önemli olan bu… Bu acılar çok konuşuldu, konuşulmasa bile belki sonraki nesillere aktarılan travmalar bıraktı.

Benim dedelerim de doğdukları ve ait oldukları topraklarından koparılıp, iki bavulla yola çıkıp, Selanik’ten bir gemiyle geliyorlar. Öyle ki, tüm varlıklarını bırakıp; paralarını, altınlarını yastık yorgan kılıflarına dikip, gidiyorlar. Bindirildikleri gemide salgın birhastalık oluyor, gemi karantinaya alınıyor ve İzmir’e çıkarmadan gemiyi Karadeniz’e sürüyorlar. Karantina sonrası yaşama tutunmayı başaran babamın ailesi Samsun’a, annemin ailesi Giresun’a yerleştiriliyor. Burada bambaşka bir iklimde, Yunanistan’da sahip olduklarına karşılık bir parça toprak ve ev veriliyor; sonrasında çeşitli mücadelelerle yeni bir yaşam kuruyorlar. Vefat etmeden önce anneannemin bir videosunu çekmiş, ona anlattırmıştım yaşadıklarını. Anneannem, Selanik’ten ayrılmadan önce Atatürk’ü de görmüş. O anı anlatırken gözleri parlamıştı. Öyle bir büyük bir sevgi ki, oğlunun – yani dayımın adını Mustafa Kemal koymuş.

Müslüman ve Türk olmalarına rağmen geldikleri yer nedeniyle ne yazık ki yerli halk tarafından ayrımcılığa uğruyorlar. Bu sebeple de evlilikler mübadiller içinde yapılıyor; mübadil aileler, çocuklarını birbirleriyle tanıştırıp evlendiriyorlar. Babamı okuması için Ankara’ya gönderiyorlar. Öğretmen okulundan yeni mezun annem de babamla tanıştırılıyor ve annem Ankara’ya gelin gidiyor. Ablam ve ben orada doğduk. Atalarımın kayıtlarının e-devlette üç kuşak öncesi yok ve hepsinin doğum tarihi temmuzdur. Muhtemelen temmuz ayında getirilmişler Türkiye’ye. Soyadı Kanunu çıktığında memleketlerindeki lakapları olan “Çakır” ile Selanik’teki kasabalarının adı olan “Kayalar”ı birleştirip, soyadı olarak almışlar. Soyadımla bağım bu nedenle bir başkadır. Aile hikâyemi soyadımla taşımaktan çok gururluyum. Ben bir mübadil torunuyum ve kimliğimi seviyorum. Zaten hiçbirimiz bir yere ait değiliz. Tüm Anadolu toprakları böyle, sürekli bir devinim var, ülkemizde müthiş bir kimlik zenginliği var. Bizi bu kadar özel kılan da bu kültürel zenginlik ve çeşitlilik.

En nihayetinde bu temayla vermeye çalıştığımız mesaj da; geçmişteki acı dolu hikâyeleri artık bir kenara koyup, sahip olduğumuz bu olağanüstü kültürel zenginliği sahiplenip, kardeşçe yaşama kültürünü hatırlamamız ve bu zenginlikle gurur duymamız gerektiği. Geçmişimizle sevgiye dayalı bir anlaşma yapmalıyız. Buradaki duyguyu da en güzel nasıl ifade ederiz? Elbette sanatla! İnsanın kalbini yumuşatmanın, iç dünyasına dokunmanın yolu müzikten, sanattan geçiyor. Bunlar evrensel iletişim dilleridir. Kalbe o bağışlamayı, yumuşamayı verecek olan olağanüstü bir aracımız var. Böyle bir düşünceden yola çıkarak bu yıl festivalin temasını “KÖKLER” olarak belirledik ve bu tema çerçevesinde programı kurguladık.

Efruz Çakırkaya İstanbul Müzik Festivali İKSV
Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’ndan “Mozart Requiem” (Fotoğraf: Salih Üstündağ)

Peki, Dimitris’in hikâyesi nasıl?

Dimitris’in anne tarafından dedesi İstanbul’da bir dişçiymiş, oğulları İstanbul’da bir Fransız lisesinde okumuş. Mübadele sırasında Atina’ya gönderilmişler. Ailenin hikâyesindeki detaylara hâkim büyükler vefat ettiği için daha fazla bilgisi ne yazık ki yok onun da.

Biliyoruz ki bu festivalin önemli bir misyonu da verdiği eser siparişleriyle güncel klasik müzik üretimini destekliyor olması. Festival, “KÖKLER” temasıyla bu yıl mübadelenin 100. yılını iki özel eser siparişiyle andı. Besteci Dimitris Skyllas, şöyle diyor bu konuda: “Eserlerdeki ‘Son İlahi’, mübadillere adanmış çağdaş bir ağıt. Şefkatin ve kültürel kardeşliğin müzikal bir sembolü, ama en önemlisi kayıplar ve acılar karşısında coğrafi ve etnik kökenlerden bağımsız hepimizin aynı olduğunun anımsatıcısı. Sipariş verilen iki eseri de Deniz Müzesi’nde dinlemiştik. Bu vesileyle, İKSV’nin bu misyonundan da bahseder misiniz?

Tabii, ilk olarak 2010 yılında İstanbul Kültür Başkenti olduğu yıl, bu münasebetle Estonyalı efsane besteci ArvoPärt’e verilen eser siparişi ile başlıyor her şey. O zamandan sonra da her sene mutlaka uluslararası ya da ulusal bir besteciye eser siparişi vermeye devam ettik. Son yıllarda bir festivalde birden fazla eser siparişi dinliyoruz. Aslında şimdiki Genel Müdür Yardımcımız (ki benden önceki festival direktörü ve sipariş eser yazılması geleneğini başlatan kişidir), sevgili Yeşim Gürer Oymak, İKSV’nin bu misyonunu şu sözlerle çok güzel anlatıyor: “Festivaller, sanatçılar için yaratıcı platformlardır. Festivallerin görevi, sanatçılara hayal kurabilecekleri ortamlar sunabilmek; araştırma ve fikir alışverişi yapabilecekleri ve bunların da bir adım ötesine geçerek yaratıcı riskler alabilecekleri platformları sağlamak olmalıdır. Biz festival programını oluştururken, verdiğimiz eser siparişleri, temaya bağlantılı olarak sanatçı ve topluluklardan istediğimiz özel projelerde her zaman festivalin bu işlevini göz önünde bulunduruyor, onlara ‘hayal edebilme’ fırsatını veriyoruz.”

Bu güzel açıklamaya ben de şunu eklemek isterim ki; verilen eser siparişleri ile hem Türkiye hem dünya klasik müzik literatürüne yapılan katkı, kazandırılan eserler son derece mühim. İçinde bulunduğumuz çağı paylaştığımız bestecilerin, yaşadığımız dünyaya ve zamana dair söyleyeceklerini müzik yoluyla aktarmalarını sağlayacak bir alan açmayı, önemli bir tarihi görevin devamı olarak görüyorum.

“Köklere Seyir: İstanbul’un Sesleri” konseri, Kapalıçarşı. (Fotoğraf: Salih Üstündağ)

Tema “KÖKLER” olunca, her şey gibi festival mekânları da kendini gösterdi herhalde. Çünkü her biri çok güzeldi. Bu şehirde yaşamış tüm kültürleri, kökleri temsil eden mekânları seçmeye çalışmışsınız. Kapalıçarşı, Deniz Müzesi, İstanbul’un parkları, Süreyya Operası, Sent Antuan Kilisesi, AKM, Fransız Sarayı… Okurlarımız için buradaki eşleşmeye de örnek verir misiniz lütfen?

Tabii; mesela “KÖKLER” konserini Deniz Müzesi’nde yaptık. Çünkü mübadele tamamen deniz yoluyla yapılmış; Selanik ve Atina’dan buraya ve aynı şekilde Türkiye’den Yunanistan’a… Oraya da bir vurgu yapmak amacıyla Deniz Müzesi’ni seçtik. Konserin içeriğiyle mekânın örtüşmesi, önem verdiğimiz bir detay. Mesela, “Köklere Seyir” konseri için Kapalıçarşı’yı seçmemizin altındaki düşünce de çarşının İstanbul’un farklı etnik kimliklerini bir araya getiren; esnafından ustasına, müşterisine yüzyıllardır gerçek bir kültür alışverişinin yapıldığı bir mekân olması. İstanbul’daki farklı etnik kimliklerinin din ve din dışı müziklerinin seslendirileceği bir proje için de en uygun yer Kapalıçarşı’ydı. Bu detaylar, dinleyici için de muhakkak çok farklı bir konser tecrübesi sunuyor.

Bir Prömiyer Gecesi: Borusan Quartet & Synergy Vocals (Fotoğraf: Salih Üstündağ)

“KÖKLER” başlığı altındaki program ve bölümler o kadar güçlü ve zengin ki… “İstanbul’un Sesleri” gibi, “Kökler” gibi… Sanki her bir bölüm içtenlikle birilerine adanmış, onurlandırılmışlar. Çok kolektif bir iş…

Haklısınız… İKSV kâr amacı gütmeyen, toplumun faydasına çalışan bir vakıf ve böylesi bir festival sunulurken taşın altına elini koyan kurum, kuruluş, çok insan var. En başta elbette festival sponsorlarımız geliyor. Ana sponsorumuz Borusan Holding’den aldığımız sponsorluk desteği, programda her bir gösteriyi sahiplenen gösteri sponsorlarımız, kültür merkezlerinin katkıları, Vakfımızın Lale Kart üyelerinin katkısı, ki bunlar şahsi desteklerdir. Sırf bu etkinlikler devam edebilsin, kültür-sanat yaşasın diye destekleyen tekil insanlar o kadar çok ki… Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde, oradan sevgiyi ve birliktelik mesajını veren bir şey çıkmamasına imkân yok. Diğer taraftan müzisyenler de sesini, sazını, duygusunu koyuyor ortaya ve orada da müthiş büyülü bir bağ kuruluyor. Konserlerde benim en sevdiğim şey, tüm konukları görebileceğim bir yerde olmaktır. Bir koşturmacayla, gergin bir şekilde konserlere gelen kimi izleyiciler öyle güzel dönüşüp, mutlu olarak çıkıyor ki… Bunu gözlemlemekten çok keyif alıyorum. Kalbin yolu bir… Kalplerimizi yumuşatan yer burası. Sanatın böyle bir gücü var.

Görgün Taner, Ahmet Erenli, Yeşim Gürer Oymak, Zeynep Hamedi, Bülent Eczacıbaşı, Nursel Ölmez, Ateş Efruz Çakırkaya ve Aydın Dorsay. (Fotoğraf: Emre Durmuş)

“KÖKLER” bir festivale sığacak bir başlık değil tabii… Belki bu tema, sonraki festivallerde de bir alt başlık olarak devam eder mi? Süreç içinde sonraki festivaller de temasını gösterdi mi size?

Evet tabii, hatta çalışmaya başladık bile. Benzer bir dünya görüşüne yeni bir pencere açan başka bir tema olacak 2025 yılında da. Halihazırda 2026 ve 2027 yazışmalarını sürdürüyorum. Klasik müzik dünyada en planlı, en organize sanat dalı… Çok büyük orkestraların, dünya yıldızlarının, en prestijli isimlerin takvimlerine girebilmek, dünya turnelerini yakalayabilmek ya da eser siparişi verebilmek için önden gitmek, erken planlamak zorundayız. Dolayısıyla 2026 teması ve büyük işleri de hazır, 2027 ve 2028 arkadan takip ediyor. İstanbul teması tabii her zaman bir şekilde festivalin içinde olacak. Çünkü bu şehir bizim en büyük markamız ve zenginliğimiz. Çok renklilik, çok seslilik bu şehre katman katman işlenmiş. İstanbul’un adını taşıyan bir festival de onu her daim onurlandırmaya devam edecektir.

Festivalin her yıl merkezini belirleyen bu “tema”lar ne zaman başlamıştı, hatırlatalım mı?

Festivali bir tema üzerinden kurgulamak fikri, vakfın şimdiki Genel Müdür Yardımcısı, sevgili Yeşim Gürer Oymak ile birlikte 2011 yılında başladı. Bir festival programının içeriğini zenginleştirmek için çok güzel bir yol bu. Belirlenen temaya gönderme yapan yeni projeler ürettiriyorsunuz, eser siparişi veriyorsunuz, repertuvarlar seçiyorsunuz. “Konsere Doğru” söyleşileri, yan etkinlikler, her şey ona göre yapılıyor. Bu da festival programını son derece güçlendiriyor.

Aya İrini’de tekrar ne zaman konser dinleyebileceğiz acaba? Bu konuda ne dersiniz?

Aya İrini bizim için çok özel. Festivalin başlangıcından itibaren uzun yıllar da ana mekânı idi. 5-6 yıldır maalesef oraya giremiyoruz. Benim için de bir müzik mabediydi orası. Restorasyon sebebiyle kapatıldı. Umarız en yakın zamanda tekrar buluşuruz.

Aydın Büke ve Evin İlyasoğlu ile “Brahms ve Macar Müziği” (Fotoğraf: Salih Üstündağ)

Peki, 2018’de Londra’daki konserde Dimitris’le kurduğunuz o hayal, bu festivalde tam olarak canlandı mı?

Evet, tam olarak canlandı, çok mutluyum. Çok insanla buluştuk festival sayesinde. Konserlere geldiler, yeni tanışlıklar kurduk. Dünyada sürekli bir devinim, bir aksiyon var. Benzer konular tekrar ediyor. Hepimiz aslında mülteciyiz, herkes yer değiştiriyor. Bu topraklarda da öyle… Bir kere çok yakın bir süre zarfında iklim krizi sebebiyle mecburi olarak binlerce, milyonlarca insan yer değiştirmek zorunda kalacak. Biliyorsunuz, 2021’de temamız “Başka Bir Dünya Mümkün” idi. O yıl pandeminin patlak vermesinin hemen ardından iklim krizine gönderme yapmıştık. O empatiyi kurdurabilmek, farkındalık yaratmak için festivali farklı temalar üzerinden kurgulamaya devam edeceğiz.

Festivalin çok beğendiğim bir diğer bölümü ise “Konsere Doğru” sohbetleri. Hemen aklıma gelen Mehmet Söylemez ve Stelyo Berber ile festival temasının konuşulduğu “Göçün Belleği, Belleğin Göçü”, ki az evvel bahsettiğimiz Deniz Müzesi’ndeki konser öncesiydi. Mekânın seçim sebebi, program içeriği ve konser öncesi sohbet konusuyla tam bir bütündü.

Evet, bu sohbetlerin içerikleri ve davet edilecek konukları için sevgili Aydın Büke ve Asuman Kafaoğlu Büke’den destek alıyoruz. Sağolsunlar, birlikte dolu dolu bir seri tasarlıyoruz. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eski flüt sanatçısı ve müzik yazarı olan Aydın Büke, çok uzun yıllar İstanbul Müzik Festivali’nin Danışma Kurulu’ndaydı. Eşi Asuman Kafaoğlu Büke ise filozof, yazar ve çevirmendir. Bu sohbetler yine Yeşim Gürer Oymak zamanında başladı ve zaman içinde büyüyerek, gelişerek devam etti. Bu bir bayrak yarışı; kim devralıyorsa biraz daha ileri taşımaya çalışıyor.

İyi ki doğdun Gülsin Onay! (Fotoğaf: Salih Üstündağ)

Bir de Gülsin Onay’ın zarif sohbetini dinlemiştik…

Bu yıl Gülsin Hanım’ın 70. yaşını kutlaması sebebiyle o günkü konserin de bir kutlama konseri olmasını istedik ve konser öncesi Yeşim’in moderasyonuyla tatlı bir sohbet gerçekleştirdik. Bildiğiniz gibi doğum gününü de beraber sahnede kutladık. Gülsin Hanım gerçekten çok özel bir sanatçı. Çok iyi müzisyen olabilirsiniz, fakat böylesi bir alçakgönüllülük, yumuşaklık, çalışkanlık, yaşama böylesi bir açıklık, merak ve üretme tutkusu hakikaten nadir özellikler. Gülsin Hanım gerçek bir diva, bir kanaat önderi…

Franz Liszt Oda Orkestrası & Istvan Vardai & Gülsin Onay (Fotoğaf: Salih Üstündağ)

İKSV büyük bir dünya. Hem çok kurumsal çalışıyor hem tam da bir aile gibi. Bize de zaman zaman perdeyi aralayıp, içeriyi gösteriyorsunuz. Gerçek bir okul aslında. Sevgili Görgün Taner, 30 yıldan fazladır vakıfta. Ömürlük işler bunlar. Peki, sizin için İKSV ne anlam taşıyor?

Haklısınız, biz yaptığımızı bir iş gibi görmüyoruz. Ben sanki evime gelmiş misafirler gibi görüyorum konserlere gelen izleyicileri. Bizler Nejat Bey’in zarif hikâyeleriyle de yetiştik bir yerde. O da konser salonunun kapısında karşılar, tek tek tokalaşırmış izleyicilerle. O kültürü ben de yaşatmak istiyorum. Yarım yüzyıldır bu kurum ayakta, bu festival devam ediyorsa, böylesi bir kurum kültürü ve bu miras sayesindedir diye düşünüyorum.

İKSV benim için aile demek. Aynı dünya görüşüne, aynı hayallere sahip, çok yakın ve çok iyi anlaşan kocaman bir arkadaş ekibiyle hep beraber bir şeyler yaratmaya çalışıyoruz ve öyle bir motivasyonla da çalışıyoruz. Kurduğumuz hayalleri gerçekleştirmemizi sağlayan başta festival sponsorumuz Borusan Holding olmak üzere, Eczacıbaşı ailesine, tüm gösteri sponsorlarımıza, yabancı kültür kurumlarına, destekçilerimize, Lale Kart üyelerimize ve elbette her yıl bizi yalnız bırakmayan sadık festival izleyicilerine müteşekkirim.

İKSV çok büyük bir sanat dünyası. Bir çocuk doğduğunda ismiyle yaşasın derler ya, tam olarak ismiyle yaşıyor. Teşekkürler…

Efruz Çakırkaya İstanbul Müzik Festivali İKSV
Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’ndan “Mozart Requiem” (Fotoğraf: Mühenna Kahveci)