Başta resim olmak üzere, sanatın kişilerin sosyalleşmesi için en gerekli araçlardan biri olduğunu savunan Hikmet Çetinkaya, yaşamının bir bölümüne ait özeti sosyal medyada “Acı var mı acı?” başlığı ile paylaştı. İnanılmaz zor şartlar altında imkansızı başarıp zirveye ulaşan, bununla yetinmeyip yaşadıklarını, bildiklerini, yeteneğini gelecek kuşaklara aktarma misyonu içinde olan Çetinkaya’nın yazısı şöyle:
“Ortaokulda hiç sevmediğim resim dersiydi. Ne resim dersini sevdim, ne de resim öğretmenini… Malzeme götüremediğim için her ders yediğim dayakların sonucu olsa gerek. Liseyi resim dersi olmayan bir okulda okudum. Denizli Endüstri Meslek Lisesi’nin Motor Bölümü’nden 1976 yılında mezun oldum.
Denizli turistik bir bölge olduğu için horoz ve Pamukkale heykelciklerini boyayarak bir dönem para kazandım. Daha güzel biblo ve heykelcikler boyamak için bunun okulunda eğitim almak istedim. 1978 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde yetenek sınavlarına girerek şansımı denemek istedim. Bu döneme kadar boru-profil fabrikası, kiremit fabrikası, büro elemanı ve inşaatlarda kazma kürek çalışarak yaşamımı sürdürdüm.
Ankara’da Gazi Eğitim’de yetenek sınavı var, gitmeliyim. Gitmeliyim de cepte para yok. Ne otobüs bileti, ne de yemek parası, yok işte. Birçok şeyin olmadığı yıllar. Sadece para mı; sevgi, umut, yarınların olmadığı yıllar… Bu yokların içerisinde kendimi gençlik eylemlerinde bulmuştum; kavgalar, yürüyüşler, mitingler, yumrukların sıkılıp havaya kaldırıldığı yıllar…
Akşam üzeri arkadaşımdan aldığım otobüs bileti parasıyla, isli-paslı bir sabah kendimi Ankara Terminali’nde buldum. Amacım, bir an önce Gazi’nin resim yetenek sınavına girip, akşam geri Denizli’ye dönmekti. Otobüs garajından Tandoğan Meydanı’na doğru yürüyerek, Beşevler’den geçip Gazi Eğitim Enstitüsü’nün önündeki meydana geldim. Askerler, polisler oldukça fazlaydı. Geniş bir güvenlik önlemi almışlar, sınava girecek gençler de gelmeye başlamışlardı. Kalabalığın arasından geçerek demir parmaklı kapıya doğru ilerledim. Kapının yanındaki duvara asılmış bir listeye herkes bakıyordu. Bu listenin ne olduğunu sordum. Sınava girecek öğrencilerin hangi gün, hangi saatte sınav olacaklarını gösterir liste olduğunu öğrendim. Nasıl yani, sınav günü ve saati mi var? Bütün öğrenciler aynı gün sınava girmeyecekler miydi?
Kalabalığı yardım, kağıtlara hızlı hızlı baktım. Bugün gireceklerin arasında aday numaram ve ismim yoktu. İkinci gün listesinde de yoktu. O da ne… Son gün, üçüncü gün ben sınava gireceğim. Bu bir rüya olmalı, kabus olmalı, birileri bana şaka yapıyor olmalı! Sınav üçüncü yani son gün olacak ve benim kalacak yerim, yemek yiyecek param da yok. Akşam oldu, terminale geri döndüm. Dönüş biletimi üçüncü günü akşamına aldım. Bankta oturdum, düşünüyorum. Sınav gününe kadar nerede kalacağım, ne yiyeceğim? Zamanım çok… Düşünüyorum, tekrar düşünüyorum, biraz sonra yine düşünüyorum. Çözüm koskocaman bir çaresizlik…
Saatler geceyi gösteriyor, kapıdan giren askerlerin kimlik kontrolü yaptığını gördüm. Panik yapmamalıyım, sakin olmalıyım. Arka tarafta birileri konuşuyor, Kars’a gidecekler, İstanbul’dan gelen otobüsü bekliyorlarmış. Ben de Kars’a gideceğim, ben de otobüs bekliyorum. Kimlik kontrolü yapıldı, sorun yok, rahatım. Sabaha karşı yarı uykuluklu terminalde geziniyorum. Yüzümü yıkadım, aynaya baktım, açlık ve yorgunluk yüzümden belli oluyor. Bir şeyler yemeliydim, terminalin girişindeki büfenin önünde üzeri örtülü simitleri gördüm. Etrafında bir tur attım, planımı yapmıştım. Terminalin kapısından hızlıca gelip, 2-3 simidi kapıp terminalin kapısından geri girecektim. Sanki içeriden birisi bana sipariş vermiş gibi olacaktı. Gayet sakin ve kendimden emin bir şekilde simitleri aldım ve koşarak geri terminale girdim, arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım. Büyük bir suçluluk duygusuyla simitleri yedim, nedense hiç utanmadım ama.
Gazi Eğitim’in önüne tekrar yürüyerek gittim. Aynı kalabalık, askerler, polisler ve sınava girecek gençler… Bekliyorum, sınavdan çıkanlara herkes soruyor; ‘İçeride neler yaptırıyorlar? Neler soruyorlar?’ Cevap hep aynı; ‘Ortaya bir kişi oturuyor ve onu çizdiriyorlar.’ Akşam oldu, yine terminale geldim. Ben yine hiç gelmeyen ve gelmeyecek olan Kars otobüsünü bekliyordum. Artık alıştım gibi yeni yaşantıma. Yine aynı yöntemlerle terminalin üst katındaki lokantadan aşırılan ekmekler, yenmeyen yarım bırakılan pidelerle sabahı ettim.
Büyük gün gelmişti, bugün sınav vardı. Yürüyerek Gazi Eğitim’in önüne geldim, beklemeye başladım. Sınava aldılar bizi, kağıtlarımız verildi, ortaya birisini oturttular; ‘Çizin bunu.’ Etrafı gözlemliyorum, güzel giyimli, parfüm kokulu, bakımlı, tertemiz gençlerin arasında ter kokan, günlerdir aynı giysiyi giyen, yarı aç yarı tok ben. Anlıyorum o ortama yabancıyım, oraya ait değilim, çaresizim ama başka yapacak bir şeyim yok. Mecburum… Bu kadar acıyı boşuna mı çektim? Boş yere mi bu işkenceye dayandım?
Boşuna olmamalıydı. Aklıma caddelerde, miting alanlarında yumrukları havaya kaldırarak bağırmalarım geldi. İsyanlarım, haykırışlarım geldi. Kalem elimde sımsıkı, bıraksalar yine orada yumruğumu havaya kaldırıp bağıracağım. Bu çizgiler yumuşak olmamalı, çok sert ve koyu olmalıydı. Ne yaptığını bilen, kararlı, amaca doğru yürüyen sert adımların meydanlardaki yere vuruşu gibi sert olmalıydı çizgiler. Günler sonra açıklanan sınav sonuçlarında kazanmıştım. Gazi Eğitim Enstitüsü, daha sonraki adı Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nden 1982 yılının güz döneminde mezun oldum.

Çok insan bana soruyor, ‘Neden gelincik çalışıyorsun?’ diye. Gelincik unutmamaktır, hatırlamaktır, vefadır. Nasıl unuturum ben bu yaşadığım günleri be… Anlatsam kim anlar be… Dizi-film çocukları, magazin gençleri mi beni anlayacaktı? Beni anlamalarını hiç ama hiç beklemedim biliyor musunuz… Gördükleri sadece buz dağının üzerindeki parçaydı. Uzaklardan bir müzik sesi geliyor, duyabiliyor musunuz? Ahmet Kaya çalıyor bak…
Üstüm başım toz içinde / Önüm arkam pus içinde / Sakallarım pas içinde
Siz benim nasıl yandığımı nereden bileceksiniz…
Siz benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz…
Bu resimleri nasıl yaptığımı hep sordunuz ya, ben de sizlere aynı cevabı verdim:
Acı var mı acı?”

