Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

İnformal sanatın yaratıcısı Alberto Burri’nin esin kaynağı; Citta di Castello

Umbria; İtalya’nın yeşil kalbi, denize kıyısı olmayan tek coğrafyası, Etrüsk

Umbria; İtalya’nın yeşil kalbi, denize kıyısı olmayan tek coğrafyası, Etrüsk geçmişiyle en eski yerleşimi, bir şekilde etrafından kopuk, ulaşım bağları yetersiz, görece fakir, sade, mağrur ve gururlu bölgesi… Toskana gibi yeşil tepeli ama daha sert tabiatlı, yaşamın da daha zor olduğu bu topraklar, 13. yüzyılda fakirlerin, doğa ve hayvanların evliyası, “özgür insan” Aziz Francesco’nun Assisi’de kurduğu Fransisken tarikatından itibaren ta Napolyon zamanına kadar İtalya’nın Papalık tarafından yönetilen dini, aynı zamanda mistik ülkesi olmuş.

Toprak deyip geçmeyin, burası demir ve manganez oksitli bileşimi sayesinde doğal kırmızıya çalan kahverengi pigmentin, “terra d’ombra” yani Umbria toprağı renginin kaynağı. Aynı zamanda da derin bir sanat ve kültürün… Dünyanın önde gelen Rönesans sanatçıları; hümanist ressam Pietro della Francesca, Michelangelo ve Leonardo ile birlikte “büyük ustalar” üçlüsünü tamamlayan Urbinolu dahi ressam neoplatonik Raffaello’nun (Rafael) doğum yeri.

Umbria’da Citta di Castello’ya gitmemizin sebebini bugüne taşırsak; çağdaş sanatın temellerinden biri olan informal sanat, yani gayriresmi sanat hareketinin yaratıcısı, şekilden çok fikrin önem kazandığı geçmiş ile bağları koparan ve henüz kullanılmamış, alışılmış dışı malzemelerle çalışan, İtalyan savaş sonrası sanatının en önemli figürlerinden Alberto Burri’nin (1915-1995) memleketi olması. Sanat eserinin anlatılamayacağı, ancak görülerek algılanabileceği, kendi eserinin de ancak kendi doğduğu ve esinlendiği bölge Umbria’da anlaşılabileceği düşüncesiyle vakfını normalde yolunuzun düşmeyeceği Citta di Castello’da kuran Burri’nin temel prensibi, “Beni anlamak isteyen beni görmeye gelsin” şeklinde. Öyle ki müzesinde yer alan eserler ancak orada sergilenebiliyor; hiçbir başka yerdeki müze, sergi ya da etkinliğe gönderilmiyor. Bugün İtalya’da sanat akımları ve sanatçıların ya Lucio Fontana ya da Alberto Burri’nin torunları olduğu, onların mirası ve kanalıyla yoluna devam ettiği fikrinden hareket edersek, bize de Citta di Castello ‘ya gidip, her şeyi yerinde görmek düşüyor.

Şansımız, biri devasa bir eski tütün fabrikası, diğeri tam bir 15. yüzyıl Rönesans sarayı Palazzo Albizzini’de yer alan koleksiyonu, vakfın son 10 yıldır başkanı, sanat tarihçisi Bruno Corà ile beraber gezmek. Corà’nin anlatımıyla Batı sanatındaki radikal dönüşümün yaratıcılarından, aynı zamanda İtalyan Arte Povera akımının öncülerinden, Amerikan savaş sonrası soyut dışavurumcuları Robert Rauschenberg ve Jasper Johns’un fikir babası Burri’nin hikayesini ondan dinliyoruz.

İkinci Dünya Savaşı’nda İtalya’nın Afrika cephesinde çiçeği burnunda bir doktor olarak savaşa katılan Alberto Burri, İngilizler tarafından 1943’te esir alınıp Teksas’a gönderilince, aslında tropikal hastalıklar üzerine uzmanlaşmayı planlarken, kendisine kötü muamele edilmesi ve doktorluğunun tanınmaması sebebiyle tüm yaşam planını değiştirir. Esir kampının zayıf imkanları ve sayılı malzemelerini elinden geldiğince iyi kullanarak ressam olmaya karar verir ve ilk sanat deneyimlerini yapar. 1946’da Roma’ya döndüğünde artık Avrupa ve Amerikan galerilerinde sergi açan bir sanatçıdır. Çünkü görsel sanatların savaş sonrası yeni platformu, Burri’nin sanat dünyasında genelde kullanılmayan kum, katran, çinko, alüminyum, plastik gibi malzemelerle yaptığı deneylerle birebir örtüşmektedir.

Burri’nin deneyimsel teknikleri

Siyah monokromlar, maddenin canlanması diye tanımladığı “kalıplar” (muffe), kullanılan malzemelerin spontane reaksiyonları, küf mantarının doğal gelişimiyle oluşturduğu motiflerin yarattığı sanat ya da “kambur” (gobbi) diye adlandırdığı üç boyutlu çıkıntılı tabloları ( boyutlu uzay), arayışlarının hep bir parçasıdır. Onu ünlü yapan ise “Torbalar” (Sacchi), yani 1950’lerdeki işleri. Amerikan Marshall planıyla dağıtılan jüt çuvallarını oldukları gibi kanvas tablolara kolaj olarak aktarması, Jasper Johns ve Amerikan bayrağı görselinden öncesine dayanıyor. İtalya’da anlaşılamyor (1952 Venedik Bienali’ne kabul edilmiyor) ama New York Guggenheim Müzesi, ABD’de tanınmasını sağlıyor. Bunun üzerine Rauschenberg, 1955’te atölyesini ziyarete geliyor.

Alberto Burri – “Combustion”

1950’ler, aynı zamanda Burri’nin ateşle ilk denemeleri ve “Yanma” (Combustion) serisinin yaratıldığı seneler. Ateşle plastiği hem kendi gidişatına göre yakıyor, bozuyor, deforme ediyor hem de bir noktada insan eliyle sınırlandırarak sanat eserinin oluşumunu, dürtüsel hareket ama bir o kadar da bilinçli yolla gerçekleştirerek kontrollü yaratımı sağlıyor. Sanatçı, 1960’larda demiri (Ferro), ayrıca diğer plastik malzemeleri repertuarına katıyor; ancak en önemli işlerini 1970’lerde “Çatlaklar” (Cretti) üzerine çalışmaya başlamasıyla gerçekleştiriyor.

Alberto Burri – “Ferro”

“Çatlaklar”, tablo yüzeyine kurak, çatlak toprak görünümü kazandıran tekniği bulmasıyla gelişiyor. Çorak toprak efektinde kaolin, reçine ve pigment karışımından oluşan bileşim, yapıştırıcı ile bas-relief şeklinde bir yüzeye uygulandığında ve kontrollü şekilde kurutulduğunda yapıştırıcı yoğun bölgelerin çatlaması, geri kalanın ise etkilenmemesi, bu tekniğin esasını oluşturuyor. Bu alandaki en inanılmaz çalışma, 1968’deki Sicilya depreminde yerle bir olan 85 bin metrekarelik Gibellina Koyu’nu yeniden yapılandırma fikri.

Alberto Burri – “Çatlaklar”

Çalışmaları 1984’ten 2015’e kadar süren, dünyanın en büyük “land art” eserlerinden biri olan “Cretto di Burri,” bir nevi beton Sudarium. Burri, deprem kalıntılarını beyaz çimentoyla örterek, antik Roma şehir mimarisinin kuzey-güney, doğu-batı kardinal aksları korunacak şekilde, arasında yürünebilir, 160 cm’lik duvarlarla örülü yollar inşa ederek, sembolik de olsa yok olan kenti tekrar hayata döndürüyor.

Cretto di Burri

Burri’nin arayışı, fiziksel ve tastamam dokunabildiğimiz gerçeğin, mimetizmden öte bir şekilde tekrar yaratılarak ifade edilmesi. Sanat eleştirmeni Guilo Carlo’nun deyimiyle, tersine çevrilmiş bir yanılsama (trompe l’œil). Çünkü aslında resim gerçeği temsil etmiyor, fakat gerçek yani madde resmi stimüle ediyor. Sonuç itibariyle sanatın anlamını tamamen kum, taş ve kırık parçalara, her türlüsünden ve en banal, en basit ve en fakir malzemeye indirgeyen Burri’nin sanatı, savaş sonrası yaralanmış ve yıkılmış insanlığı ifade ediyor.

1970 ve 1980’ler, çok büyük formatlı Celotex (yani yalıtım levhalarında kullanılan, şeker kamışı küspesinden yapılan, ses geçirmez yalıtkan malzeme, Seloteks) bazlı anıtsal komposizsyonların dönemi. Dünyanın birçok yerinde sergilenen, genelde 10 civarı parçadan oluşan bu seri tablolar, Burri’nin sanatsal dilini bizlere tercüme ediyor: Şekil ve rengin uyumlu dengesiyle oluşan tanımlanmış uzay. Bir arada sergilenmek üzere yaratılmış bu kompozisyonları bozmak mümkün değil. Mekanda tek bir parça olarak algılanmak durumundalar. Örneğin, 10 parçadan oluşan “il Viaggio” (Yolculuk), Münih Modern Sanat Müzesi’nde sergilenmek üzere 1979’da gerçekleştirilmiş. 9 tablodan oluşan “Orti” serisi, Floransa’da Orsanmichele mekanı için 1980’de yapılmış. 17 tabloluk çok renkli seri “Sestante” (yani denizcilerin kullandığı, haritada konum belirlemekte kullanılan Sekstant), Venedik’teki Guidecca Tersanesi icin tasarlanmış.

Sadece siyah tablolardan oluşan, 1988 Venedik Bienali’nde sergilenmiş “Annottarsi” serisi ise yeni eğilimlerden etkilenmeyen ve değişmeyen Burri’nin hermetik sessizliğinin şiirsel bir karanlık boyutu. 12 tabloluk “Io Amo Nero” (Siyahı Seviyorum); opak, parlak, ham ya da pürüzsüz siyahın sonsuz versiyonlarlarıyla kendini ifade ettiği metafizik dünyasının olgun dilinin örneği. Son seri ise 1992’de “il Nero e l’Oro” (Siyah ve Altın), Antik Çağ ve Bizans’tan esinlenen Ravenna kiliseleri altın mozaik parçalarını temsil ediyor.

Ama sözünü esirgemeyen Burri’nin bir de “Non Amo Il Nero” (Siyahı Sevmiyorum) diye, kendisini kızdıran bir sanat eleştirmenine cevaben 1988’de yaptığı serisi de var. Ayrıca kibirli… Vaktinde Fiat fabrikalarının giriş salonu için ısmarlanan bir eserini fabrika kapanınca geri satın alan, Fiat’in sahibi Agnelli’nin yıllar sonra vakfa gelip, duvarda bu tabloyu bulup almak istediğinde “Buradaki tabloların hepsi benim, burada satılık hiçbir şey yok” diyen Burri, aynı zamanda çok da gururlu.

İsmi büyük, sergileri dev, fakat milyonluk piyasası ancak ölümünden sonra oluşuyor. “Sacco e Rosso” tablosunun Sotheby’s’te 13 milyon doları aşan fiyata satılabilmesi için 2016 yılını beklemek gerekiyor. Kendisinin pek bir parası, çoluğu çocuğu yok. Dansçı koreograf Amerikalı eşi ile birlikte eş dost yardımıyla, daha hayattayken vakfını kuruyor, eserini ölümsüzleştiriyor. Her şeyi düşünmüş. Tablolarının bugün altında bulunan isim etiketlerini bile kendi yazıp basmış. Mekanındaki duvarlar, yerler, aydınlatma ve düzen tamamen kendi eseri. Vasiyetine yazmış; 100 yıl boyunca kimse dokunmayacak!

Citta di Castello
Burri, Fiat için yaptığı tablonun isim etiketini de kendi hazırladı.

Son kataloğuna göre müze, özel koleksiyon ve diğer yerlere dağılmış toplam 2 bin 500 eseri var. Vakfa bağışladıklarının sayısı bilinmediği gibi, vakfın zaten onları satma yetkisi de yok. Yine de tamamen bağımsız, kimseden yardım almadan kendi gelirleriyle, kendi ayakları üstünde duruyor ve Burri’nin sözünden asla çıkmıyor. Neden mi? Onu da düşünmüş. Vakfın aksi davranışı durumunda, ceza olarak tamamen tasviyesi ve eserlerin Roma müzelerine devri söz konusu.

Yıllar boyu ateşle haşır neşirliğinden ciğerlerinin zedelenmesi sonucu 1995’te hayata gözlerini yuman, 20. yüzyılın ikinci yarısının radikal mucidi, boyanmamış tablo konseptinden modern kolaj ustalığına kadar (1990 FIFA Dünya Kupası posterini ona borçluyuz) mekan/uzay konusunun üstadı, sanatsal zarafet, mekansal dengeler, özenli yansımalar ve hassas hesaplar diye özetleyebileceğimiz görsel dünyası ve Jannis Kounellis, Michelangelo Pistoletto, Anselm Kieffer gibi onun yolunda yürüyen günümüzdeki ünlü takipçileriyle Antonio Burri; sanatı kendinden büyük, küçük bir dev adam.

Umbria’nın ağırbaşlı ve mistik havası, Pietro della Francesco’nun sakin ve sessiz Rönesans hümanizmi ve Aziz Francesco’nun fakir ve vakur duruşundan bir nebzeyi kendinde toplamış bu sade, sert, az konuşan, kısa boylu ama bir o kadar da kendi büyüklüğüne inanmış küçük dev adamın Citta di Castello için son taslağı, ortasında devasa kara bir dikdörtgen heykelin yer aldığı “Burri Meydanı” projesi ise hayranlarının yardımıyla hayata geçirilmeyi bekliyor.

Bikem de Montebello
Umbria, Nisan 2024