Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Sinemada hıza karşı estetik direniş: The Taste of Things

Modern sinemanın genellikle hızlı kurgu, abartı dozu yüksek tempo ve

Modern sinemanın genellikle hızlı kurgu, abartı dozu yüksek tempo ve çatışmalarla tanımlandığı bir çağda, Trần Anh Hùng’un The Taste of Things ’i 19. yüzyılın sonlarında, yemyeşil Fransız kırsalında geçerken, izleyicinin duyusal beklentilerini kökten bir yeniden hizalamaya tabi tutuyor. Romantik dramaların alışılagelmiş mekanizmalarından —”kavuşacaklar mı kavuşamayacaklar mı” gerilimi, yapay yanlış anlaşılmalar, çiftin arasına giren üçüncü düşman güçler— gibi bayağılıklardan kaçınarak; bunun yerine uyum, zanaatkarlık ve insan hayatının “sonbaharı” üzerine derin, meditatif bir keşfe yönelir.

Cannes Film Festivali’nde Trần Anh Hùng’a “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandıran film, Marcel Rouff’un 1924 tarihli romanı La Vie et la passion de Dodin-Bouffant, gourmet’nin bir uyarlamasıdır. Ancak buna sadece bir uyarlama demek, yönetmenin vizyonunu hafife almak olur. Roman, bir gurmenin sevdiği aşçısını kaybettikten sonraki arayışını anlatırken, film tamamen bu kaybın “öncesine”, yani gurme Dodin ile yirmi yıllık aşçısı Eugénie arasındaki yaşayan, nefes alan ve yemek pişiren ortaklığa odaklanır. Dodin ve Eugénie arasındaki ilişkiyi evlilikle değil, paylaşılan bir meslek ve ayrı yatak odalarıyla tanımlanan uzun vadeli bir romantik ortaklık olarak inceler.

Dodin, gastronomi bilimini ciddi bir entelektüel disiplin olarak kuran Jean Anthelme Brillat-Savarin’in (1755–1826) kurgusal bir yansımasıdır. Malikanesinde yemek yiyen arkadaş grubu, adeta bir “Brillat-Savarinler Korosu” işlevi görür. Yemeği biyolojik bir zorunluluktan kültürel bir olaya yükselten bu entelektüel yaklaşım, karakterlerin saplantısını doğrular. Dodin bir menü üzerinde saatler harcadığında veya Eugénie yemek pişirmenin yorgunluğundan bayıldığında, bu bir eksantriklik değil, bir ressamın tuvali önünde yığılması gibi yüksek sanata adanmışlık olarak sunulur.

Film ayrıca 19. yüzyılın sonundaki “bilim ve sanat” gerilimini de işler. Dodin, geleneği ve bilimi temsil ederken; Eugénie, sanatı ve uyumu temsil eder. Bu ikilem, Prens’in şatafatlı ve karmaşık yemeği ile Dodin’in buna cevaben hazırladığı sade ama mükemmel Pot-au-Feu arasındaki zıtlıkta dramatize edilir.

Trần Anh Hùng, sinemadaki “drama çatışma gerektirir” dogmasına meydan okuyarak, “uyum” olgusuna sadık kalmaktadır. Filmde bağırışlar, kötü adamlar veya sadakatsizlikler yoktur. Tek “düşman”, zamanın kaçınılmaz akışı ve insan bedeninin kırılganlığıdır. Bu anlatı stratejisi, denge, akış ve doğal düzenin kabulünü vurgulayan Doğu felsefesi geleneklerinden (Daoizm ve Konfüçyüsçülük) beslenir.

Filmin bizatihi kendisi, “yavaş pişen” bir deneyim sunar. Kamera, yemeğin hazırlanış sürecine, hikayeyi doğrusal bir şekilde ilerletmek için değil, izleyiciyi sürece dahil etmek için odaklanır. Eugénie malzemelerle savaşmaz; onların doğasını anlar ve onlarla birlikte akar.

Film, 38 dakikalık, neredeyse diyalogsuz bir sekansla açılır. Bu bölüm, karakterlerin ilişkisini sadece “süreç” ve iş birliği üzerinden tanıtan, görsel anlatım ustalığıdır. Bahçeden tencereye, oradan tabağa uzanan yolculuk, aynı zamanda yaşam döngüsünü de simgeler.

Avrasya Prensi’nin abartılı ve ruhsuz yemeği, Dodin’i sade bir Pot-au-Feu ile cevap vermeye iter. Dodin’in Eugénie için yemek pişirmesi ve tatlının içine sakladığı yüzükle evlenme teklifi, duygusal doruk noktasıdır. Eugénie’in bu teklife cevap veriş şekli ve gerekçesi tıpkı hazırladıkları yemeklere gösterdikleri özene benzer.

Juliette Binoche ve Benoît Magimel’in gerçek hayatta eski bir çift olmaları ve yıllar sonra bu filmde bir araya gelmeleri, filme dokunaklı bir gerçekçilik katmaktadır. Yirmi yıllık bir aşktan bahsettiklerinde, izleyici aslında iki oyuncunun kendi ortak geçmişlerini de yönetmesini izlemektedir.

The Taste of Things

Binoche’un canlandırdığı Eugénie, sadece bir “aşçı” değil, Dodin’e eşdeğer bir sanatçıdır. Evliliği reddetmesi, mesleki kimliğini ev içi bir göreve dönüştürmeme arzusundan, yani egemenliğini koruma isteğinden kaynaklanır. Magimel’in Dodin’i ise, Eugénie’ye duyduğu aşkı “bakışlarıyla” ifade eden, melankolik bir figürdür. Dodin’in “Seni yemek yerken izleyebilir miyim?” sorusu, sahiplenici bir erkek bakışı değil, teslimiyetçi ve hayran bir bakıştır.

Filmin mutfak inandırıcılığı, üç Michelin yıldızlı şef Pierre Gagnaire’in “gastronomik yönetmen” olarak katılımıyla perçinlenir. Filmde görülen her yemek gerçektir; yapıştırıcılar, motor yağları veya yenmeyen dekorlar kullanılmamıştır. “Vol-au-vent”un mimari karmaşıklığından, “Ortolan” kuşlarının (günümüzde yasak olan) peçete altında yendiği ritüele kadar her detay, tarihi ve tematik bir ağırlık taşır.

Pot-au-Feu, filme isim verirken aynı zamanda da manifestosudur. Prens’in kozmopolit ve köksüz şatafatına karşı, Fransız “terroir”ını, sadeliği ve sabrı temsil eder. Bu, endüstriyel çağın hızına karşı “derin köklerin” ve zamana her koşulda yenilecek insanoğlunun kısa bir süreliğine de olsa ona başkaldırısıdır.

Film, “Aşçın mıyım yoksa karın mı?” sorusu üzerinden cinsiyet ve emek meselesine de değinir. Eugénie, mutfakta kalarak gizemini ve gücünü korur; o yemek yiyen değil, yaratandır. Ayrıca film, “faydasızlığın güzelliği”ne değinir; bir konsome için günlerce uğraşmak, faydacı dünyada israf gibi görünse de film bunun medeniyetin ve aşkın ta kendisi olduğunu savunur.

The Taste of Things, hüzünlü sonlarda bile mutlu olmaya cüret eden, enseyi karartmayan bir sinema eseridir. En büyük çatışmanın şarap seçimi olduğu, en büyük trajedinin ise mükemmel uyuma ulaşılan bir partnerin kaybı olduğu bir dünya sunarken, yemek pişirme ritüelinin —doğayı kültüre, maddeyi aşka dönüştürmenin— ölümsüzlüğe en yakın şey olduğunu öne sürer. Filmin sonunda Dodin’in Pauline’i eğitmesi, lezzetin ve sanatın, yiyen kişiden daha uzun ömürlü olduğunu, bir anlamda da kasanın (zamanın) mutlaka kazandığını da ağırbaşlılıkla kabul eder. Dodin’in dediği gibi, mutluluk “zaten sahip olduğunu arzulamaya devam etmektir” ve The Taste of Things izleyicide tam da bunu bırakır: Şimdiki anın basit ve zarif güzelliğine duyulan derin bir arzu.