Yasemin Seven Erangin, Türkiye’nin kadın hafızasını edebiyatla kayda alan kalemlerden biri. “Annemin Son Dört Günü” ile birçok öykünün damarına acıyı yerleştirerek acıyı kolektif bir tanıklığa dönüştürdü. “Delikli Tencereler de İsyan Eder” ile görünmeyeni görünür kıldı ve polisiye romanı “Bir Cinayetin Sıra Dışı Hikayesi: Oğuz” ile sınırları zorlayan bir deneyim sundu. Hemen ardından kollektif çalışmaları geldi.
Yasemin Seven Erangin, 2024 yılında “Adı: Kadın Öykü Seçkisi” ile sahneye başka şekilde çıktı. 8 Mart’ta ise “2. Adı: Kadın Öykü Seçkisi” raflardaki yerini alacak. Bu seçki yalnızca bir edebiyat girişimi değil; kadınların haklarını, mücadelelerini ve hikâyelerini gelecek kuşaklara aktaran politik bir manifestoya dönüşüyor.
İlk kitabınız “Annemin Son Dört Günü” ile edebiyat sahnesinde yer aldınız. Bu kitabı yazdıran temel duygu neydi?
“Annemin Son Dört Günü”, benim için bir başlangıçtan çok, bir zorunlu boşalmaydı. Yazmak zaten çocukluğumdan beri hayatımın içindeydi ama o kitap, bir “yazar olma” kararıyla yazılmadı. İçimde birikenin artık susamayacak hâle gelmesiyle yazıldı. Kitabın meselesi “kadın” ve kadınlığın her hali. Görünmeyen, nesneleştirilen, yok sayılan, öldürülen… Hatta asıl mesele, kadınlıktan öte, kadına bakışın zihniyeti. Bu metin bu coğrafyada kadın olmanın, bakım emeğinin görünmezliğinin, aile içinde kadın bedeninin ve ruhunun nasıl tüketildiğinin bir kaydıdır.
Ben uzun yıllardır defterler tutuyorum. Kadın cinayetlerini, LGBTİ+’lara yönelik şiddeti, sistematik ayrımcılığı, gündelik hayatta normalleştirilen cinsiyetçi dili içimde taşıyordum. Anna Frank, Wolf, Plaht gibi yazmayı seçtim, susmamayı seçtim. “Annemin Son Dört Günü”, biraz da bu yüzden var. Hem kişisel bir yas metni hem de kolektif bir tanıklık. Edebiyat burada benim için bir estetik alan değil, bir hafıza alanı.

İkinci kitabınız “Delikli Tencereler de İsyan Eder”, başlığıyla güçlü bir metafor taşıyor. Bu kitapta nasıl bir kadın evreni kurmak istediniz?
O kitap, benim için gündelik hayatın içindeki sessiz patlamaların kitabı. “Delikli tencere” metaforu, bilinçli bir tercih. Çünkü kadınlar çoğu zaman evin içinde, mutfakta, bakım emeğinde görünmezleşiyor. Delikli bir tencere gibi sürekli eksiltiliyor, sürekli akıtılıyor ama yine de kaynatmaya devam etmek zorunda bırakılıyor. Ben büyürken dirayetli kadınlar gördüm. Kahramanlaştırılmamış, romantize edilmemiş, hayatın ağırlığını omuzlarında taşıyan kadınlar. Kendi sınırlarını çizen ama bunun bedelini ödeyen kadınlar. “Delikli Tencereler de İsyan Eder”, o kadınların iç sesidir.
Bu kitapta kadınlık meselesini bireysel dramlar üzerinden değil, yapısal bir çerçevede ele aldım. Çünkü mesele tek tek “kötü adamlar” değil, mesele sistem. Patriyarka, gündelik hayatın içine sızmış bir yapı. Kadınlar ekonomik olarak bağımlı bırakılıyor, duygusal olarak manipüle ediliyor, kamusal alanda küçültülüyor. Buna rağmen üretmeye devam ediyorlar. İşte o üretme hâli, o vazgeçmeme hâli benim ilgimi çekiyor. Kadın karakterlerim bağırarak değil, var olarak direniyor. Ve bu direniş politik.
Ardından polisiye türünde bir novella ile geldiniz: “Bir Cinayetin Sıra Dışı Hikayesi: Oğuz” Bu tür değişimini nasıl okumalıyız?
Tür değişimi benim için bir kopuş değil, bir genişleme. Polisiye yazmak istememin nedeni gerilim yaratmak değildi; toplumsal çözülmeyi başka bir form içinde tartışmaktı. Oğuz karakteri; kendine dönük, kendi yaralarıyla meşgul bir erkek. Onu yazarken erkeklik hâlini deşmek istedim. Erkekliğin kırılganlığını ama aynı zamanda sistem tarafından nasıl korunduğunu… Buna karşılık kadın karakter Asiye; kayıpları olan, mobbinge uğramış, toplumsal çözülmenin ilk harcananlarından biri. Onun hikâyesi aslında bugünün Türkiye’sinde birçok kadının hikâyesi. Polisiye, suç üzerinden toplumun aynasını tutar. Ben de o aynaya toplumsal cinsiyet perspektifini yerleştirdim. “Bir Cinayetin Sıra Dışı Hikayesi: Oğuz” sadece bir suç anlatısı değil; erkeklik, güç, kayıp ve sistem üzerine bir metin.

“Adı: Kadın Öykü Seçkisi”, kısa sürede ciddi bir karşılık buldu. Bu projenin arkasındaki motivasyon nedir?
“Adı: Kadın” proje olarak başladı, ancak bugün bir hafıza alanı ve platforma dönüştü. Çünkü şunu gördük: Kadınlar yazıyor ama çoğu zaman yayımlanacak alan bulamıyor. Yayıncılık dünyası hiyerarşik, kapalı ve çoğu zaman ekonomik güce bağlı bir alan. Bu durumdan en çok kadınlar etkileniyor. Biz üç kadın bir araya geldik ve “Kendi alanımızı açalım” dedik. İlk seçkiden sonra başvuruların neredeyse iki katına çıkması, bunun ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu gösterdi. 18 yaşındaki bir genç kadınla 80 yaşındaki bir kadının metni aynı kitapta buluşuyor. 2023’lerde kadınlar ne yaşıyor, neye itiraz ediyor, neyin hayalini kuruyor, bunların kaydı tutuluyor. Edebiyat burada yalnızca estetik bir üretim değil, kültürel bir bellek.
Öyküleri okurken sizde en baskın duygu ne oldu?
Direnç. Ama romantik bir direnç değil. Yorgun ama vazgeçmeyen bir direnç. Metinleri okurken şunu fark ediyorsunuz: Kuşaklar değişse de bazı meseleler değişmemiş: Şiddet, ekonomik bağımlılık, görünmezlik… Fakat buna rağmen kadınlar yazıyor. Bu inanılmaz güçlü bir şey. Yazmak zaten başlı başına politik bir eylem. “Ben buradayım” demek. Bence bu yüzden ilgi artıyor. Çünkü bu metinler sahici. Bir trendin ürünü değil, bir ihtiyacın ürünü…
