Yazar: İclal Erentürk Güçsav
Aidiyet kelimesinin kökeni, etimolojik olarak; “geri gelen”, ” bir yere bağlanan”, ” ait olan şey anlamından, zamanla bireyin bir yere, bir topluluğa, konuma veya duyguya ait olma halini ve duygusunu” tanımlayan bir kavrama dönüşmüştür. Kelime anlamıyla aidiyet, bir kişinin sosyal bir grup ya da ilişki içinde, kabul edildiğini ve sağlam bağlar kurabildiğini hissetme yetisidir.
Aidiyet duygusu, sadece bir yere ait olmak değil, orada bulunduğu haliyle kabul edilmek, görülmek ve değer verilmekle kendini ortaya koyar. İşte tam da bu nedenle; tek bir duyguyu içermez. Aidiyet; güven, sevgi ve kabul görme gibi birçok duygunun katmanladığı, bireyin güvende, huzurda, yani esenlik içinde olma haline denir.
Uygarlıklara baktığımızda ise, aidiyetin kökeni, insanlığın hayatta kalabilmek içsel dürtüsüyle başlayan zamanla biyolojik bağlardan; kültürel, hukuki ve siyasi bağlara verilen ortak güvence ve kimlik arayışıdır diyebiliriz. Hatta, tarihsel süreçlerde de aidiyet konusuyla da karşılaşmaktayız. Bu bağın ilk adımı; biyolojik temelli klan ve kabile olma evresi, yani küçük topluluk olma halidir. Tarihsel süreçlerin kapsamında, uygarlıklarda aidiyet, zaman içerisinde, inanç, dil, hukuk düzeni gibi alanların, kültürle aidiyet, zaman ve sosyolojik bir kimlik inşasına doğru dönüşüm sağlamıştır.
Bunu izleyen başka bir etken de coğrafik aidiyet. Toprağa (vatan- yurt) bağlanma duygusunu beraberinde getirmektedir. Sahip olunan toprağı koruma, savunmaya mülkiyet bilinci de buna dahildir. Ardından; mitolojik ve inancın etkisi aidiyet konusunda, kutsal bir bağ oluşturmaktadır. Mezopotamya, İnka, Mısır, Maya vb. tarih öncesi kültür ve uygarlıklarda da bu etkiyi görmekteyiz. Toplumsal ortak bir dil, kültür ve bellek oluşturma, ortak bir geçmiş, toplumların oluşumunda; söylencelerle, sözlü ve yazılı destanlar, mitlerden oluşan anlatımlara sahip olmak, uygarlığın kendi varoluşuna temel oluşturmaktadır. Bireylerin toplumu oluştururken, bu noktadan hareketle, o uygarlığın organik bir parçası olduğunu hissetmelerini sağlamıştır.
Felsefe, sosyoloji, psikoloji açısından aidiyet kavramına göz attığımızda ise, bakış açımız daha da derinleşiyor… Varlık ve kimlik üzerinden anlamlandırma ile, dünyada olma kavramı bağlamında, bir anlam ve yer arayışı vardır. Ayrıca Felsefe, mutlak aidiyetin, bireyin özerkliğini ve bireyselliğini yok edebileceği uyarısını da yapmaktadır. Varoluşsal bağ açısından ele alırsak; varoluşçuluk felsefesinde insan, boşlukta yani hiçlikte doğar. Kendi anlamını, kendisi oluşturmaya başlar. Aidiyet, bu varlıksal yalnızlığı giderme ve evinde hissetme çabasının ta kendisidir.
Sosyolojik açıdan baktığımızda ise, kültürel kimlik ve aidiyet yakından ilişkilidir. Bireyin kimlik algısını şekillendirmesini sağlar. Aşırı aidiyet kavramı ise, kendi oluşturduğu topluluğun dışındakileri “öteki” olarak görmeye neden olur. Bu durum da hoşgörüsüzlük ve fanatizmi meydana getirir. Dünyada küreselleşme hareketleri, “köken”, “ev”, “aidiyet” kavramlarını karmaşık hale sokmuş, bireylerin boşluk hissini yaşamasına neden olmuştur.
Aslında, varoluşun temelinde birey-insan faktöründe kendine karşı oluşturduğu aidiyet kavramı, kuşkusuz en önemlisidir. İnsanın kendini, yargılamadan kabule geçmesi en güçlü adımdır. Fikirlerinin arkasında durarak, duygu ve düşüncelerine sahip çıkmak, iç sesine kulak verebilmektir. Kendi değerinin farkında olarak, özsaygısını başkasının onayına bırakmamak başka bir deyişle, kendi hikayesinin bir anlamda yazarı olmaktır. Kurgusunu kendi oluşturduğu yaşamında sunulan kalıp ve rollerin dışına çıkarak, oluşan kimliğini, iradesiyle sahiplenmek, bireyin oluşturmaya çalıştığı kendine karşı aidiyetin, temelidir. Çünkü, dış dünyaya karşı, sığındığı güvenli bir liman oluşturmak, ilişkilerde sağlıklı sınırların çizildiği, başkalarının onay arayışına girmeden, öz benliğine- varlık bilincine duyulan saygının temelini kurar. Kısacası özgüvenli, değerli, kalıcı, eşit ve saygılı ilişkiler kurmanın ön koşuludur.
Bu tanımlamaların ışığında, değerli ressam, sanatçı dostum, sevgili Pelin Yazar’ın resimlerinde aidiyet; kendine ifade alanı yaratmış özgün ve özgürce sözünü söyleyen tavrını ve her resminde, ayrıntılı bir şekilde bu duygu ve temaya ilişkin bütünselliği görmekteyiz.
“…Benim için aidiyet, bir yere ait olmak değil, onunla sevgiyle bağ kurmaktır,” der.
Bu bazen bir şehir, bir insan, bazen zamanın ya da duygunun yansıması olarak gösterir kendini.
Bir yanıyla, sanatçı Pelin Yazar’ın resimleri; belleğindeki ve yüreğindekileri bir süzgeçten geçirerek, boya ve fırçanın ahenginde oluşan hislerin yansıması, uzun zaman dilimine dayanmış çalışmaların, görsel şöleninin bir tür arşiv kayıtlarıdır adeta. Duygudan, gözlerden, deneyimlerden beslenerek büyüyen, gelişen eskizler, daima kendini ışığa bırakır onun resimlerinde. “Tıpkı çiçeğin güneşe duyduğu sevgi gibi” diyerek, tanımlıyor bu duyguyu… Ardından, oluşan her bir resim, onun iç sesinin dinginliğinde büyüyüp, gelişen eskizlerin, başlangıç adımlarıyla kendini var eder.

Ressam Pelin Yazar’ın sanat eğitimi, yaşamında dönüm noktasıdır.
Yaratıcı yönü ağır basan, kendini farkındalıkla besleyen ruh hali ile üreten ve üretken biri olarak, dünyaya farklı bakmaktadır Pelin Yazar. Bu bakışı, kendisine yaratıcılık alanının kapılarını açmasına olanak sunmuştur. Yazar’ın burada başlayan sanat yolculuğu, uzun yıllar farklı ülkeler ve şehirlerde yaşayan biri olarak; duygularını, sezgilerini, özlemlerini, umutlarını, hayallerini, dostluklarını, yaşanmışlıklarını bavulunda taşıyarak, zamandan etkiler almış, sınırsız renklerle, yıllar içinde yaşamına değerli kayıtlar katmıştır.
Sanatçı, aidiyeti şöyle tanımlıyor: “…Tanışılan insanlarda, geçirilen zamanlarda, kurulan derin bağlarda saklıdır. Bu bağlarla atılan her ilmek, ait olmanın bütünleyici bir parçasına götürür insanı. Bir sanatçının resmindeki kolaj veya sabırla ördüğü mozaik gibi. Her parça, bir başka kültürü, bir başka dostluğu, bir başka dili temsil eder. Farklı dillerde, farklı coğrafyalardan, insanlarla, sanatla kurulan o bağlar; insanı kendini “ait” hissettiği asıl yere yöneltir…” diyor ve şöyle ekliyor: “…Uzun yollar, göçler ve yeni coğrafyalar…” Yeni yaşam alanları edinir, yeni diller öğrenir ama yine de kendini tek bir yere ait hissedemez. Çünkü aidiyet; haritada bir sınırın içinde olmak değildir. Bu his, zamandan ve mekândan bağımsızdır çoğu zaman, sınırlandırılamaz…”
Kanada ve A.B.D.’de sanat çalışmalarını uzun yıllar sürdürür, sanatın geliştirici, yenileyici yanıyla evrilmek isteyen yüreklerle bilgilerini paylaşan, sosyal sorumluluk projelerinde yer alan çalışmalar yaparak, çocuklarla, gençlerle ve yetişkinlerle sanatsal etkinliklere önem veren sanat yelpazesi geniş, üretken bir sanatçıdır ressam Pelin Yazar.
Sanatçının resimlerinde, renk ve biçimleriyle sığındığı güvenli bir limana, eve dönüş sıcaklığında, bir yuvanın keşfi, yağmur, liman, aniden beliren alkımlara (gökkuşakları), uykuya daldığı ninniye, dudağında mırıldandığı bir melodiye, deniz kokusunu içine çektiği bir adaya, içsel şiirini, bütünsel ritimle harmanlayan bir armoniye, rüzgârlarla gezdiği masalsı bir şehir güncesine, bazen rüyanın içinde keşfe çıktığı kendi, adeta seremoniyle bezenmiş bir kent belleğine rastlamak mümkün…
Hatta bu resimlerde; rengin biçimle iç içe geçişi, yok olmadan var olmaya uzanan, gezgin günlüklerinin içsel derinlikleriyle, karşılaşmak gibidir…
Ressam Pelin Yazar’ın resimleri, yeniliklere açık, ama kendi müziğini oluşturan renklerin coşkusuna bir kavrayışla dokunmanın keşfidir aynı zamanda. Her dokunuşta, yıllar içinde biriktirdiği duygu yoğunlukları kendini ifade eder; duru, içten, yapmacıksız… İşte tam bu noktada; yalın ifade öz ile buluşur. Yani, o karmaşık görünenin altında beliren içsel ışık. Öz olanın yansıması durumu…
Bazen, duygunun somutlaşmış hali, kimi zaman somut gibi duran, aslında soyutlaşan hallerin bütüne ulaşma senfonisi, tüm bunların kapsayıcı coşkusu, etkisini diri tutar. Herhangi bir duyguya bağlı kalmadan, sadece “öze yani ” kendine ait olma” olgunluğu var olur. Bu bir bakıma aidiyet temasıyla, karşılaşmamızı sağlayan, sanatçının özüne doğru giden içsel yolculuğun ta kendisidir. Sanatçı Pelin Yazar’ın, bu kavram ve duyguyla ürettiği her bir resim ise; varoluş biçimi, sunumu ve yansıması açısından, en içten, şefkatle sarmalanmış, bilincin, bellek arşivinde harmanlandığı “öz” ün geçmişten bugüne dönüştüğü, bütünlük sağlayan gücünü, şimdinin yeniden hayat bulduğu, kendinin soyut anlamdaki “aidiyetini” en doğal, katıksız ve pür bir şekilde, hafızalarımızda buluşturduğu, zamana atılmış tohumlardır.
İclal Erentürk Güçsav Hakkında:
1969 yılında İstanbul’da doğan İclâl Erentürk Güçsav, resim ve disiplinler arası sanat alanlarında üretimlerini sürdüren bir sanatçıdır. Otuz yılı aşan sanat kariyeri boyunca farklı teknik ve ifade biçimleriyle çalışan Güçsav’ın eserleri, Türkiye’de ve uluslararası platformlarda düzenlenen sergilerde izleyiciyle buluşmuştur. Sanatçının yapıtları özel koleksiyonların yanı sıra İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ile İBB Şehir Mirası koleksiyonlarında da yer almaktadır.
İclâl Erentürk Güçsav, sanat eğitimine 1988 yılında Prof. Dr. Nilüfer Ergin Doğruer ve 1989 yılında Dr. Öğr. Üyesi Ruhcan Akil ile gerçekleştirdiği profesyonel atölye çalışmalarıyla başladı. 1989 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne kabul edildi.Lisans eğitimi boyunca Prof. Özer Kabaş Atölyesi’nde çalışmalarını sürdüren sanatçı, Prof. Kemal Bilensoy ile fresk, Prof. Asım İşler ile gravür atölyelerine katılarak farklı tekniklerde deneyim kazandı. Eğitim sürecinde Prof. Cihat Aral, Prof. Zekai Ormancı, Prof. Serap Murathanoğlu Eyrenci ve Prof. Aydın Ayan gibi akademisyenlerle çalışma fırsatı buldu.1994 yılında fakülteden diploma birinciliği ve bölüm ikinciliği dereceleriyle mezun olan Güçsav, aynı yıl ilk kez verilen Sakıp Sabancı Sanat Ödülü’nü kazandı.
Ödülleri ve Sergileri
İclâl Erentürk Güçsav, sanat kariyerinin erken dönemlerinden itibaren çeşitli yarışmalarda elde ettiği ödül ve sergileme başarılarıyla dikkat çekti. 1993 yılında Ayşe-Ercüment Kalmık Vakfı Resim Yarışması’nda üçüncülük ödülünü kazanan sanatçı, 1993 ve 1994 yıllarında düzenlenen I. ve II. Siemens Sanat Ödülleri’nde mansiyon aldı. Eserleri BP Türk-Azeri Genç Sanatçılar Yarışması ile 54. ve 55. Devlet Resim ve Heykel Yarışmaları’nda sergilendi. 1996 yılında ise 17. Günümüz Sanatçıları Yarışması ve İ.M.K.B. Resim Yarışması’nda sergileme başarısı elde etti. Şiire duyduğu ilgi doğrultusunda Eskişehir 1. Uluslararası Yunus Emre Şiir Yarışması’nda da mansiyon kazandı. Sanatçı, kariyeri boyunca İngiltere, Almanya, Fransa, İspanya, Japonya, Yunanistan ve Bulgaristan’da düzenlenen uluslararası projelerde yer aldı. Farklı ülkelerdeki sergi ve projelere katılımı, üretimlerinin uluslararası sanat ortamlarıyla buluşmasını sağladı.
Sanat, Basın ve Yayın Çalışmaları
Sanatsal üretiminin yanı sıra basın ve yayın alanında da çalışan Güçsav, 1994-1996 yılları arasında Yeni Günaydın gazetesinde Kültür ve Sanat Sayfa Yönetmenliği görevini üstlendi. Bu dönemde çok sayıda röportaj ve haber yazısı hazırladı. 1996-1997 yıllarında 95.3 Radyo Foreks’te yayımlanan Sanat Çekmecesi ve Kitaba Dair programlarının yapımcılığını ve sunuculuğunu yürüttü. Sanat alanındaki farklı deneyimlerini basın, yayın ve küratörlük çalışmalarıyla bir araya getiren Güçsav, üretimini ve mesleki çalışmalarını atölyesinde sürdürmektedir.
İclâl Erentürk Güçsav’ın Eserleri
Sanatçının farklı dönemlerde ürettiği eserler, malzeme ve teknik çeşitliliğini yansıtıyor. 2025 tarihli Kolektif Bilinç, 160 × 110 cm boyutlarında, tuval üzerine akrilik tekniğiyle gerçekleştirilmiştir. 2018 tarihli Özgürlüğün Kanatları ise 50 × 50 cm boyutlarında, tuval üzerine akrilik bir çalışmadır.2026 tarihli Derinliğin İçinden Geçerken, 9 × 15,5 cm boyutlarında, sıkıştırılmış kraft kâğıdı üzerine akrilik tekniğiyle üretilmiştir. Farklı boyut ve yüzeylerdeki bu çalışmalar, sanatçının malzemeyle kurduğu ilişkiye ve resim pratiğinin çeşitliliğine dair örnekler sunmaktadır.Otuz yılı aşan kariyeri boyunca resim, sergi, yayın ve küratörlük alanlarında çalışmalar yürüten İclâl Erentürk Güçsav, sanat üretimini sürdürürken eserlerini koleksiyonlar ve sergiler aracılığıyla izleyiciyle buluşturmaya devam etmektedir.
