Bazen tiyatrodan çıkarken yalnızca izlediğiniz oyunu değil; insanların birbirine nasıl sarıldığını, aynı anda nasıl güldüğünü, aynı anda nasıl duygulandığını da hatırlarsınız. Kumbaracı50 sahnesinde Ondokuzotuz İş Çıkışı Tiyatro Topluluğu tarafından sahnelenen “Delilerin Bayramı – Böyle Olur”, harika bir deneyim oldu bizim için.
Beyoğlu’nun canlı, capcanlı sokaklarından geçip, ışıl ışıl kafelerin arasından bir ara sokağa saparak Kumbaracı Yokuşu’na indiğimizde, karşımıza çıkan bu samimi tiyatro mekânında böylesine sıcak, içten ve güçlü bir oyunla karşılaşmak, adeta küçük bir mucizeydi. Şehrin karmaşasının içinde saklanmış bu sevimli sahne, bir anda bizi başka bir dünyaya taşıdı.
Turgut Özakman ‘ın kaleme aldığı “Deli Bayramı” eserinden ilhamla yola çıkan, Ayşegül Uraz ve Tuğra Can Bıçak’ın uyarlayıp yönettiği oyun; gerçek ile hayal, akıl ile delilik arasındaki ince çizgiyi mizahın diliyle yeniden sorguluyor. Eski İstanbul’un hayali bir akıl hastanesinde geçen hikâye, seyirciyi yalnızca kahkahaya değil; insanın kırılganlığı, yalnızlığı ve umutları üzerine düşünmeye de davet ediyor.
bİrbİrİnİn enerJİsİnİ büyüten gerçek bİr topluluk
Ancak oyunun asıl gücü, metnin ötesinde, sahnede hissedilen o eşsiz kolektif ruhta saklıydı. Birbirinden farklı karakterlerin oluşturduğu renkli dünyanın içinde oyuncular yalnızca rollerini canlandırmıyor, sanki aynı nefesi alan büyük bir organizmaya dönüşüyorlardı. Sahne boyunca zaman zaman çocukça bir neşe, zaman zaman hüzün, zaman zaman da absürt bir mizah duygusu seyirciyi içine çekiyor, oyunun ritmi hiç düşmüyordu. Ve belki de bu yapımın en güzel tarafı, yıldızlaşmaya çalışan bireysel performanslardan çok, birbirini destekleyen, birbirinin enerjisini büyüten gerçek bir topluluk ruhunun hissedilmesiydi.

Amatör Ruh, Profesyonel Dİsİplİn
Oyunda; Ali Alperen Usta, Beyzagül Başak, Ebru Algım, Elif Kırcı Özata, Elif Yücel, Esen Ergin, Hüseyin Ünbol, İrem Poyraz, Nazlı Akdemir, Oya Gümüştaş Kalkan, Yeşim Çil ve Zeynep Erol, sahne üzerindeki doğal oyunculukları ve samimi performanslarıyla seyirciyi oyunun içine taşımayı başarıyorlardı. Bu genç topluluğun belki de en etkileyici yanı, profesyonel yaşamlarında farklı alanlarda üretimlerine devam ederken, tiyatro sevgisini büyük bir özveriyle sürdürmeleri. Gündüz kendi mesleklerini icra eden bu insanlar, akşamları aynı heyecanda buluşarak gece gündüz demeden çalışıyor ve ortaya amatör ruhunu kaybetmemiş ama profesyonel titizlik taşıyan çok kıymetli bir iş çıkarıyorlar.
Sahneden Fuayeye Taşan Coşku
Finalde sahneyi dolduran alkışlar, oyuncuların birbirine sarılışları, çiçeklerle kutlanan o sıcak atmosfer ve ardından fuayeye taşan kalabalık, tiyatronun hâlâ insanları bir araya getiren en güçlü sanat dallarından biri olduğunu yeniden hatırlatıyordu. Çünkü tiyatro, yalnızca sahnede olup bitenlerden ibaret değildir; bazen seyircinin gözündeki parıltıda, bazen oyuncuların yüzündeki yorgun ama mutlu gülümsemede, bazen de oyun bittikten sonra ayrılmak istemeyen insanların oluşturduğu o samimi kalabalıkta yaşamaya devam eder. “Delilerin Bayramı – Böyle Olur”, tam da bu nedenle yalnızca bir oyun değil; birlikte gülmenin, birlikte düşünmenin, birlikte üretmenin ve birlikte olmanın küçük bir kutlaması gibiydi. Ve insan salondan ayrılırken ister istemez şu soruyu kendine soruyor: Asıl delilik hayal kurabilmek mi, yoksa hayalsiz yaşamayı kabullenmek mi?
“Sanatın en güzel yanı, insanın içindeki çocuğu, umudu ve hayal kurma cesaretini canlı tutabilmesidir. Belki de bu yüzden, dünyayı biraz daha güzelleştirenler, biraz delice hayal kurabilenlerdir.”
