İstanbul’un derinlikli ve katmanlı ruhunu hafıza, aidiyet ve dönüşüm kavramları üzerinden yeniden yorumlayan Burcu Ünlü, 61. Venedik Bienali’nin resmi paralel programı kapsamında yer alan “Personal Structures” sergisinde izleyiciyle buluştu. İstanbul Serisi’nde kenti fiziksel bir manzara olmanın ötesinde duygular, ritimler ve görünmeyen hafıza katmanlarıyla yaşayan bir organizma gibi ele alan sanatçı, yerelden beslenen anlatısını evrensel bir duygu diliyle kuruyor. Venedik’in tarih, su ve hafızayla örülü atmosferinde gerçekleşecek bu özel buluşma; sanatçının üretim pratiğinde yeni coğrafyalara, deneysel arayışlara ve mekâna özgü çalışmalara açılan yeni bir eşik niteliği taşıyor. İstanbul Sanat Dergisi için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Burcu Ünlü ile Venedik’e uzanan sanat yolculuğunu, İstanbul’un görünmeyen hikâyelerini ve ufuktaki yeni projelerini konuştuk.

61. Venedik Bienali resmi paralel programı kapsamında yer alan “Personal Structures” sergisine davet edilme süreciniz nasıl gelişti? Bu prestijli platformda yer alacağınızı öğrendiğinizde neler hissettiniz?
Bu daveti çok anlamlı bir karşılaşma gibi hissettim. “Personal Structures”ın zaman, hafıza ve insan deneyimi etrafında kurduğu dünya, benim yaratımımda da yakın durduğum alanlarla örtüşüyor. O yüzden bu buluşma bana çok doğal geldi.
Venedik’te yer alacağımı öğrendiğimde büyük bir heyecanla birlikte derin bir minnettarlık hissettim. Yarattıklarınızın uluslararası bir bağlamda karşılık bulduğunu görmek çok özel. Hele Venedik gibi tarih, su ve hafızayla bu kadar güçlü ilişkisi olan bir şehirde olması benim için ayrıca anlamlı.
Venedik gibi dünya sanatının kalbinin attığı bir platformda Türk sanatını temsil ediyor olmak, üretim pratiğinize nasıl bir sorumluluk veya motivasyon yüklüyor?
Ben bunu çok ilham veren bir sorumluluk olarak görüyorum. Kendi coğrafyamdan, İstanbul’un çok katmanlı ruhundan beslenen bir dili uluslararası bir zeminde paylaşabilmek kıymetli.
Bu bende ağırlık yaratmıyor, aksine üretimde daha derinleşme isteği uyandırıyor. Çünkü yerelden çıkan bir hikâyenin evrensel bir duyguyla buluşabilmesi bana hep çok güçlü geliyor.

Sergide yer alacak İstanbul Serisi’nden bahsedebilir miyiz? Bu serinin arkasındaki temel felsefe ve sizi bu üretimlere iten ana ilham noktaları nelerdi?
İstanbul Serisi’nde kenti bir manzara olarak değil, bir duygu ve hafıza alanı olarak ele alıyorum. Semt isimleri burada sadece yer adı değil; her biri başka bir ruh hâli, başka bir ritim taşıyor.
Bu seriyi besleyen şey biraz da şehrin görünmeyen katmanları oldu; aidiyet, dönüşüm, melankoli, çoğulluk… İstanbul benim için hep yaşayan ve sürekli değişen bir yapı. Ben de bu hareketi, renk ve katmanlar üzerinden hissettirmeye çalışıyorum.
Eserlerinizde İstanbul gibi yerel bir temayı işlerken, Venedik’teki uluslararası izleyiciyle hangi ortak duygusal dilde buluşmayı hedefliyorsunuz?
Ben aslında yerel olanın içinde çok evrensel duygular taşıdığına inanıyorum. Hafıza, özlem, dönüşüm, aidiyet… bunlar hepimizin ortak deneyimleri. İstanbul bir çıkış noktası ama mesele sadece İstanbul değil.
İzleyiciyle buluşmasını umduğum yer de bu ortak duygusal alan. Bir işin coğrafyayı aşarak his üzerinden bağ kurması benim için çok değerli.
İstanbul Sanat Dergisi takipçileri için ufuktaki diğer projelerinizden biraz ipucu verebilir misiniz?
Bu dönem beni en çok heyecanlandıran şey şehir hafızası üzerine çalıştığım dili yeni coğrafyalarla derinleştirmek. Uzun zamandır Japonya ve İzlanda gibi farklı yerlerin bende yarattığı çağrışımlar üzerine düşünüyorum. Bunların yeni serilere dönüşmesi mümkün.
Aynı zamanda mekânla daha fazla ilişki kuran, belki tuvalin sınırlarını biraz zorlayan işler de ilgimi çekiyor. Önümüzdeki dönemde biraz daha deneysel ve mekâna özgü üretimler görebiliriz.
